Yazılarım ve Medya

Yazılarım

Medya

Yazılarım

  • 2018-04-14
    ERGENLİK DÖNEMİNE GENEL BİR BAKIŞ

    Ergenlik dediğimiz dönem çocukluktan yetişkinliğe geçiş olup, bedensel, cinsel ve ruhsal olarak olgunlaşma dönemidir. Her birey için başlangıcı ve bitişi farklılık gösterse de kızlarda bu dönem 13-15 yaşları arasında, erkeklerde ise 14-15 yaşlarında başlamaktadır. Ancak bu sürecin getirdiği değişimlerin süresi...

    Devamını Oku...

    ERGENLİK DÖNEMİNE GENEL BİR BAKIŞ


    Ergenlik dediğimiz dönem çocukluktan yetişkinliğe geçiş olup, bedensel, cinsel ve ruhsal olarak olgunlaşma dönemidir. Her birey için başlangıcı ve bitişi farklılık gösterse de kızlarda bu dönem 13-15 yaşları arasında, erkeklerde ise 14-15 yaşlarında başlamaktadır. Ancak bu sürecin getirdiği değişimlerin süresi kültüre ve yaşam biçimine göre farklılık gösterebilmektedir.

    Ergenlik aslında bir bebeğin yeni doğması gibidir. Nasıl ki bir bebek ailesinin sevgi ve ilgisiyle, ona bağlanma biçimiyle şekilleniyorsa, ergen birey de bu dönemde kurulan ilişkilerle, deneyimlerle kimliğini tam olarak şekillendirecektir. Ergen bu süreçte “Ben kimim? Nasıl bir hayatım olacak? Gelecek benim için nasıl?” sorularına yanıt arar. Yanıtlarını bulamadığında öfkelenir, iç çatışmalar yaşar. Deneyimler ergende olumlu ya da olumsuz değişimler yaratacaktır. Eğer ergen eksik yanlarına rağmen kabul gördüğünü, değerli olduğunu hissediyorsa, sonraki yıllar için kendisine sağlam bir temel oluşturacaktır. Ancak eğer duygusal olarak ilgi ve sevgiden mahrum kalmışsa, suistimal edilmişse maalesef kişi ruhsal dünyasında ciddi yaralanmalar yaşayacaktır ve kimlik bunalımları görülecektir.

    Bu fırtınalı dönemde çocuğunuzda hiç gözlemlemediğiniz birçok farklı özellikle karşılaşabilirsiniz. Sakin çocuğunuz yerine aşırı öfkeli, alıngan, kuralları tanımayan, ani tepki veren, hiçbir şeyden memnun olmayan biri gelebilir. Dış görünüşüne aşırı takıntılı, saatlerce ayna karşısında da olabilirler. Bunun yanında daha çok yalnız kalmak isteyip, sizinle vakit geçirmek yerine arkadaşlarını da tercih edebilirler. Duygular iniş çıkışlıdır. Hem yalnız olmak isterler, hem bir gruba ait olmak. Hem ailelerinden uzaklaşmak, hem desteklerini hissetmek. Farklı ilgi alanları oluşmaya başlar artık ergenlerin. Kendi aralarında kurdukları ortak bir dilde konuşurlar ve anne babalar bu dilin çok uzağında kalabilir. Anne babaya aykırı davranışlar da sıklıkla gözlenebilir. Bu dönemde derslere ilgi azalabilir ve performanslarında düşüşler yaşanabilir. Cinsel kimlikle ilgili kafa karışıklıkları da sıklıkla karşımıza çıkabilir.

    Peki ergenler ne bekler? Bunu anladığımız zaman, inanın o tuhaf bulduğunuz davranışlar, duygular gözünüze o kadar da farklı gelmeyecek. Sosyal olarak kabul görme, aileden ve çevreden sevgi ve saygı bekleme, kendine saygı duyma, kendi kararlarını verebilme, başarı arzusu, fiziksel olarak güzel olma arzusu ve bağımsızlık ergenin en temel beklentileridir. Bir yandan ergen bunları arzularken, bunları yapamamanın verdiği kaygı ve korkuyla da baş etmek zorunda kalır. Aslında gözlemlenen o değişimler, tüm bu çatışmaların sonucudur. Ergen, bazen bu sorumluluklardan kaçabilmek için odasında yalnız takılmak ister, içine kapanır, bazen de ağlama krizlerine girer. İşte bu noktada aileler, çocuklarının büyüme korkusunu ve bu korkuyla nasıl baş ettiklerini anlarlarsa, süreç herkes için daha rahat olacaktır.

    Ergenler aslında en büyük mücadeleyi kendi içinde verir. Bedenine, duygularına ne olduğunu anlamaya çalışır. Sosyalleşebilmek konusunda kaygıları olabilir. Takdir edilmek, beğenilmek, kabul görmek ister. İşte bu anlamda ailelerin onları yargılamadan anlayabilmesi sürecin olumlu atlatılabilmesi için en önemli adımdır.

    ERGENLÄ°K VE AÄ°LELER

    Ailenin tanımına baktığımızda anne baba ve çocuklardan oluşan toplumsal sistem olduğunu görüyoruz. Ancak toplumda değişen şeyler aile kavramında da birçok şeyi değiştirmeye başlamıştır. Örneğin, eskiden geniş aileler daha çok olmasına rağmen şu an daha küçük aileler mevcut. Bir yandan

    çalışma hayatı, eğitim hayatı gibi durumlarla çocuklar ailesinden çok öğretmenleri ve arkadaşlarıyla etkileşime geçen sistemlerle büyüyor. Doğal olarak anne babanın yaşam biçiminden, değerlerinden daha fazla farklılaşmalar yaşanıyor. Bunun yanında boşanmalar, tek ebeveynli aileler de aile sistemi üzerinde değişimler yaratıyor tabi ki.

    İşte burada önemli olan, ailenin kendi değer ve kuralları. Ergen için bu değer ve kurallar ne kadar kabul edilebilirse süreç daha rahat geçmekte. Kişi tabi ki bu süreçte kuralları zorluyor, isyankar oluyor. Ancak eğer çocukluğunda çocuğa sağlıklı bir şekilde sınır koyulabilmişse, örnek ebeveynler varsa ergen nerede duracağını da bilir. Ama daha çocukluktan sınırları olmayan bir aile ortamı varsa, hiç disiplin sağlanmamışsa ergenlik dönemi hem kişinin kendisi için hem de ailesi için çok daha sancılı bir süreç olacaktır. Yani ilgi, anlayış, destek ve sınırlar arasında denge kurabilmek sağlıklı bireyler için olmazsa olmazdır.

    Genel anlamda aile için bu süreç, çocuğunun değişimlerini anlamlandırmasıyla olumlu bir hale dönüşür. Çocuğunun onu beğenmemesini, kurallarını çiğnemesini kendi kişiliği vs üzerine almadan, sürecin parçası olarak görebilirse, onlar için de süreç daha kolay olur. Tabi ergenin davranışlarından hoşlanmak değil kastımız, sadece aşırı endişelenmek yerine hem kendilerine hem çocuklarına zaman vermek.

    AÄ°LELERÄ°N TUTUMLARI

    *Sınır ve kural koyabilmek

    Hiç kural olmayan evlerde aşırı otoriter ailelerin olduğu evlerdeki kadar psikolojik sıkıntıların yaşandığı çalışmalarla da desteklenmiş durumda. Bu kuralların aile ilişkilerinin daha sağlıklı yürümesi ve onun güvende olması adına konduğunu ergene güzelce hissettirin. Koyduğunuz sınırlara, kurallara siz de uymayı ihmal etmeyin. Sınırlarınız anlaşılır, tutarlı ve net olmalı. Tv, bilgisayar gibi şeylerle tabi ki vakit geçirecekler ancak bunların içeriğini ve süresini belirlemek önemli.

    *Olumlu İlişkiler

    Genç çocuğunuzla olumlu ilişkiler kurmayı deneyin. Bunun içinde onlarla diyalog kurmak, sıcak ilişkiler geliştirmek ve kapsamak en önemli anahtarlar. Eğer kendisine güvenen, değer veren, örnek olan kişilerle özdeşim kurabilirse gayet sağlıklı bir kimlik kazanacaktır. Bir ergenin en çok ihtiyacı olan şey değerli hissetmek, güvenilmek, anlaşılmak ve önemsenmektir.

    Sağlıklı İletişim

    Ailede ergen bireyler en çok anlaşılamamaktan, aileler ise çocuklarıyla iletişim kuramamaktan yakınırlar. Ergen bireyler zaman zaman daha kaba davranışlar sergileyebiliyor ve aileler bu süreçte ciddi yaralar alabiliyor. Çocuklarının kendilerini reddettiğini düşünerek mutsuz oluyorlar. Peki iletişim nasıl olmalı? Yargılamadan, suçlamadan, incitmeden olmalıdır. Çocuğunuzun yaşam biçimiyle, davranışlarıyla ya da arkadaşlıklarıyla ilgili endişeleriniz varsa onu yargılamadan ve suçlamadan ifade edin. Bunların farkında olabilmek çocuğunuzla samimi ve gerçek bir iletişim kurabilmek için çok önemlidir.

    Ergenin öfkesi hakkında o anda değil, sakinleştikten sonra konuşun. O bağırdığında siz de bağırmayın. Ancak öfkeye sebep olan durumu sakince konuşabilmek çok önemlidir. Karşı tarafı

    suçlamadan ben diliyle konuşabilmek anahtar davranıştır. Eve hep geç gelmenden bıktım demeniz muhtemelen karşı tarafta öfke, suçluluk gibi duygular yaratıp sadece kendisine odaklanmasına sebep olacak. Ancak sen eve geç geldiğinde, ben senin için telaşlanıyorum/korkuyorum gibi duygu ifadesi sizi daha çok duymasını sağlayacak ve öfkesinin sizde yarattığı etkiyi daha iyi anlayacaktır. Böylece ortak çözüm yollarına da kapı açılacaktır.

  • 2018-04-14
    HAMİLELİK VE KADIN

    Hamilelik süreci bir kadın için birçok duygunun aynı anda hissedilebileceği bir yaşam deneyimidir. Anne adayı hamile olduğunu öğrendiği andan itibaren heyecan hissedebileceği gibi, bir takım belirsizlikler yaratan bu süreçle ilgili kaygı, endişe de duyabilir. Şunu unutmamalıyız ki; hayatımızda yaşadığımız her yeni süreç bir miktar kay...

    Devamını Oku...

    HAMİLELİK VE KADIN


    Hamilelik süreci bir kadın için birçok duygunun aynı anda hissedilebileceği bir yaşam deneyimidir. Anne adayı hamile olduğunu öğrendiği andan itibaren heyecan hissedebileceği gibi, bir takım belirsizlikler yaratan bu süreçle ilgili kaygı, endişe de duyabilir. Şunu unutmamalıyız ki; hayatımızda yaşadığımız her yeni süreç bir miktar kaygı ve stres yaratır ki bu çok normaldir. Burada önemli olan o kaygı ve diğer duygularla nasıl başa çıktığımızdır.

    Bebek ile anne arasında kurulan bağ çok önemlidir ve bu bağ hamilelik sürecinde başlar. İşte bu nedenle bu süreçte annenin ruh hali, psikolojik olarak kendisini iyi hissetmesi, hem kendisi için hem de bebek için son derece önem taşımaktadır.

    Anne adayları, hamilelik sürecinin başından itibaren bir takım sosyal ve duygusal değişimler geçirir. Fiziksel görünümle ilgili değişiklikler, değişen beden algısı, kendilik algısı, sosyal roller gibi birçok durum kadının zaman zaman üzgün, mutsuz, kaygılı hissetmesine sebep olabilir. Bunun yanında “iyi bir anne olabilmeye dair endişeler, yetersizlik duyguları, bebeğin sağlığıyla ilişkili endişeler, ya da hamileliğin nasıl geçeceğine dair kaygılar” da sıklıkla karşılaşılan durumlar arasında yer alır.

    İşte bahsettiğimiz gibi kadın için hamilelik; neşe, haz, mutluluk, yaşamın anlamı olabileceği gibi, stres, endişe, suçluluk, yetersizlik, belirsizlik, aşırı sorumluluk olarak da nitelenebilir. Bunların sonucu olarak hamilelerde depresyon, kaygı bozuklukları, ağlama isteği, ani duygusal değişimler, daha hassas olma gibi psikolojik sıkıntılar yaşayabilir.

    Bu bahsettiğimiz durumlar her kadında zaman zaman görülecektir ancak bu sıkıntılar kişiye zarar vermeye başladıysa ve hayatını ciddi anlamda etkilemeye başlamışsa, profesyonel bir destek alınması son derece önemlidir.

    Hamilelerde Nasıl Değişimler Gözlenir?

    Hamilelik süreci hem bedensel hem de duygusal değişim getirecektir. Bedenlerinde ve ruhsal dünyalarında meydana gelecek bu değişimlerin neler olabileceğini önceden biliyor olmaları bunlarla baş etmelerinde kolaylık sağlayacaktır. Bu dönemde görülen fiziksel değişimlerin başında kilo artışı gelir. Hamilelik döneminin genellikle ilk aylarında bulantı yaşamaya başlayabilir ve ilerleyen zamanlarda vücut şeklinin değişmesiyle birlikte kişi önceden rahatlıkla yaptığı hareketlerde zorluklar yaşayabilir. Cilt yapısında değişimler meydana gelebilir. Solunum, sindirim ve dolaşım sistemlerinde farklılıklar oluşacaktır. Tüm bunlar uyku ve beslenme gibi temel yaşamsal aktivitelerde düzensizlikler meydana getirebilir.

    Değişen yeni vücuduna uyum sağlamakta güçlük çeken anne adayı, hem bir bebeğe sahip olmak hem de vücudunun eskisi gibi olmayacağını kabul etmek için kendini stres altına sokabilir. Eldeki şişmeler, mide bulantıları, büyüyen karın ve alınan kilolar gibi vücutta yaşanan değişimler de moralinin bozulmasına yol açabilir. Sinirlilik ve ağlama nöbetleri görülebilir. Çalışan, aile çatışmaları olan anne adaylarında depresyon ve anksiyeteye de sıkça rastlanır. Vücudunun eskisi gibi olmayacağı düşüncesiyle strese giren anne adayının bebeğini sağlıklı beslemek için yeterli beslenmesi gerektiği, buna bağlı oluşan kiloyu da kabul edebilmesi büyük önem taşır. Anne adayları bu noktada doktorunun önerdiği yürüyüş, yüzme gibi aktivitelerle uğraşabilir, kendini eve kapatmadan bu süreçte yaşanabilecek stres düzeyini azaltabilir. Ayrıca en büyük korkusu olan kendisini bu bedenle eşinin sevmeyeceği, beğenmeyeceği düşüncesini de üzerinden atmaya çalışmalı, kendisiyle barışmalıdır.

     

    Hamilelikte Ruhsal Sağlığımızı Etkileyen Başlıca Sebepler

     

    Hamileler ile yapılan çalışmalara baktığımızda; özsaygısı düşük olan, anksiyete yaşayan, sosyal desteği az ya da hiç olmayan, sürekli olumsuz yönde düşünme eğilimi olan, yaşamında büyük bir travma yaşamış, geçmişinde şiddet gören kadınların hamilelik döneminde depresyona daha fazla girdiği görülmüş. Aynı çalışmada ilk ebeveyn olma stresi ile gebelik depresyonu arasında da anlamlı bir ilişki bulunmuştur.

    Bunun yanı sıra; kişinin geçmişinde psikolojik bir rahatsızlık, eş desteğinin eksikliği, evlilik sorunları, yalnız yaşama, boşanma, ekonomik düzeyin düşüklüğü, sosyal destek azlığı veya yokluğu, sosyal izolasyon, sigara ve alkol tüketimi kişinin bu süreçte psikolojisinde ciddi yaralar açabiliyor.

    Hamilelikte duygusal zorluklara sebep olan diğer durumlara baktığımızda; hamilelik ve annelik ile ilgili duygu karmaşası, çelişkili duygular içerisinde olma, test sonuçlarını beklemeye bağlı gelişen stres, annenin vücudunda meydana gelen şekil ve kilo değişimlerinin rahatsız etmesi, annenin hamilelikte ve sonrasında vücudunun güzellik ve cazibesinin azalacağından korkması, doğum ve sancılarla ilgili korku ve endişeler, bebeğin sağlık durumu ile ilgili endişeler, çocuk sahibi olmanın getireceği sorumluluklar ve iyi bir anne olabilecek miyim endişesi gibi durumlar annelerde ciddi psikolojik sıkıntılara yol açabilmektedir.

    Neler Yapılmalı?

    * Bu dönemde baba adayları, eşleri için en büyük destek kaynağıdır. Artık çift olarak hayatlarında farklı bir dönem başlamıştır. Dünyaya gelecek bebekleri için hazırlık yapmaya başladıkları keyifli ve yeni bir döneme hazırlanmaktadırlar. Bu süreçte zorlukları da paylaşmak çok önemlidir.

     

    * Anne adayının stresiyle baş etmesini sağlayan en önemli kaynaklardan biri de şüphesiz sosyal destektir. Bahsettiğimiz gibi eşin desteği en önemli unsur; ancak bunun yanında yakın çevreden alınacak destek de gebeyi duygusal olarak rahatlatmakta, sosyal faaliyetlerle birlikte kaygıyla baş etmelerini kolaylaştırmaktadır. Kişi, bu destekle annelik rolünü daha rahat kabullenebilir. Özellikle loğusalık depresyonu olarak tanımladığımız doğum sonrası depresyondan en iyi korunma yolu kişinin zorluklarını ve yükünü paylaşabilecekleri çevresinin olmasıdır. Çünkü bebeğin bakımını üstlenmek, kişinin kendisine ayırdığı vaktin azalmasına sebep olacaktır. Bu sebeple, kişinin sosyal desteğiyle uyuyabilmesi, ya da 15-20 dk dahi olsa yürüyüş, kahve ya da hoşlandığı bir şeyle uğraşması anneyi rahatlatacaktır.

     

    * Bu süreç, hem kişinin kendisinde, hem çevresinde hem de yaşamında bir takım değişimleri meydana getirecektir. Ancak işte bu değişimleri sağlıklı bir biçimde kabullenmek bu yeni yaşama uyumu kolaylaştıracaktır. Aslında olayların kendisi değil, bizim onlara yüklediğimiz anlam ve düşünce biçimlerimiz nasıl hissettiğimizi etkiliyor. Örneğin; hamilelik ve doğum sonrası sürece “stres dolu bir süreç, artan yük ya da kendine vakit ayıramama” bakış açısı yerine “hamileliğin tadını çıkarabilme,

    keyif alabilme ve hayatınıza katılan yeni bir anlam” olarak kazandırılan bir bakış açısı, çok daha olumlu bir pencere açacaktır hayatınızda. Olumsuzluklar elbette yaşanacaktır, amacımız onları da inkar etmek değil, kabullenip baş edebileceğimize inanmak ve tolere edebilmek.

    * Birçok durumda olduğu gibi duygularımızı açıkça paylaşabilmek içimizde biriken stres, kaygı, üzüntü gibi duygularımızın hafiflemesini sağlayacaktır. Özellikle gebelik sürecinde, değişen hormon dengesiyle birlikte öfke, kaygı, mutsuzluk gibi duygulara sahip olmak son derece anlaşılır bir durumdur. Kabul edip paylaşarak size ve çevrenize verecek zararı dönüştürebilirsiniz.

     

    * Hayatta keyif veren, motive eden şeylerin olması, karşılaştığımız zorluklarla başa çıkabilmek için son derece önemlidir. Hamile olduğunuz için size keyif veren şeylerden vazgeçmek yerine onlara vakit ayırmaya özen gösterin. Geçirdiğiniz hamilelik sürecine bağlı olarak kendinize yeni uğraşlar edinebilirsiniz.

     

    * Bir bebek için en önemlisi koşulsuz anne sevgisidir. İnsan olmanın doğası gereği hatalar, eksikler olacaktır. Bunları tolere edebilirseniz, bebekle iletişiminiz çok daha sağlıklı olacaktır.

    Gebelikte terapi:

    Kişinin öncelikle kendini tanıması, farkındalığının artması en önemli hedefler arasındadır. Duygularını ifade etmesiyle birlikte kadının hangi ihtiyaçlarının olduğu ve bu istek ve ihtiyaçlarının karşılanıp karşılanamadığına dair içgörü kazanması hedeflenir. Bunun yanı sıra bu süreçte varsa ilişki problemlerinin çözümlenmesi, kadın olmaya- anne olmaya dair duygu ve düşünceler ele alınır. Kadının bu süreçte hamilelik hakkında bilgilendirilmesi, uyumunun artırılması, kaygılarıyla baş etmeyi öğrenmesi amaçlanır. Kişinin hayattan daha fazla keyif alması için desteklenmesi, sosyal becerilerinin artırılması da kişinin hem hamilelik sürecini hem de sonraki sürecini daha olumlu yaşamasına katkı sağlayacaktır.

  • 2018-04-14
    EYVAH! ÇOCUĞUM OKULA GİTMEK İSTEMİYOR

    En zor, en sancılı dönemlerden biridir çocuğun okula yeni başlaması. Aileden- özellikle anneden ayrılma-, yeni bir ortam, sorumluluklar, yeni insanlara uyum sağlama. Belki sizin de sıklıkla yaşadığınız durumlardır bunlar. Uyum sorunu yaşayan bir çocuk genellikle okula gitmek istemediğini ifade eder. Uykuya geçeceği saatlerde sıklık...

    Devamını Oku...

    EYVAH! ÇOCUĞUM OKULA GİTMEK İSTEMİYOR


    En zor, en sancılı dönemlerden biridir çocuğun okula yeni başlaması. Aileden- özellikle anneden ayrılma-, yeni bir ortam, sorumluluklar, yeni insanlara uyum sağlama. Belki sizin de sıklıkla yaşadığınız durumlardır bunlar. Uyum sorunu yaşayan bir çocuk genellikle okula gitmek istemediğini ifade eder. Uykuya geçeceği saatlerde sıklıkla okula gitmeme pazarlığı yapar. Sabah yataktan kalkmakta zorlanır. Ağır bir şekilde ve güçlük çıkartarak hazırlanır. Okul saati yaklaştıkça karın ağrısı, baş ağrısı, mide bulantısı gibi şikayetler ortaya çıkabilir. Ayrıca ağlama, bağırma, hırçınlık, öfke nöbetleri, hatta kaygı arttıkça ishal, kusma ve alt ıslatma bile görülebilir. Okul saati geçtikten sonra bu belirtiler kaybolur.

    Bu durum özellikle aşırı koruyucu ebeveyn tarafından bağımlı yetiştirilen çocuklarda görülür. Anne çocuğunu fazlasıyla koruyup kollayınca çocuk anneden ayrı bir ortamda kendisini korunmasız, savunmasız hisseder ve yalnız kalmak istemez. Çocuk belli alanlarda yetersizlik yaşıyorsa, örneğin zor öğreniyorsa, kendisine güveni azsa, sosyal fobisi varsa, hiperaktifse veya depresyondaysa da uyum sorunu yaşar. Aile içi iletişim sorunları, boşanma, kardeşin evde kalmasına bağlı kardeş kıskançlığı, ailede ölüm, kaza, hastalık gibi nedenler de okul reddine sebep olabilir.

    Anne Babalara Tavsiyeler

    * Uyum sorunu yaşayan çocuğa karşı korkutma, yargılama, tehdit, şiddet ve baskı uygulamayın. Aksi takdirde uyum sorunu okul fobisine dönüşür ve çocuk okula gitmeyi reddeder. Okul reddine hangi durum ve duygunun neden olduğunu bulup bu sorunun çözülmesi için çalışılmalısınız.

    *Çocuklara neden okula gitmek istemedikleri sorusu sorulabilir; evde çocuğun duygu ve düşüncelerini, okulda zorlandıkları anları anlamaya çalışan bir ailenin varlığı bu gibi durumlarla baş etmek için yardımcı olacaktır. Çocuğun okulla ilgi de olumlu ve olumsuz duyguların paylaşılabilmesi kaygısıyla baş edebilmesi için çok önemlidir.

    *Ancak bu süreçte kararlı olmak da uyumda büyük bir rol oynar. Çocuk ailesini zaman zaman okulda görmekten hoşlanır; ilk günleri onunla paylaşmak, okulla işbirliğini sürekli hale getirmek önemlidir. Ancak ilgisizlik kadar fazla ilgi de sakıncalı olabilir. Çocuk kendisini mutsuz hissettiğinde hemen okuldan almak, uyumunu daha da zorlaştırır.

    *Uyumunu sağlamak için öğretmen ve arkadaşlarla iş birliği içerisinde olmak çok önemlidir. Olumlu deneyimlerle çocuğun zihninde okulun tehdit olarak algılanması yıkılacak, yerine daha olumlu bir bakış açısı kazanılacaktır.

    *Ä°yi bir okul uyumu için iyi bir okul öncesi hazırlığı planlanmalı. Çocuğu okula hazırlamak için okul alışverişi keyifli bir hale getirilmeli ve çocukla tüm bu süreç paylaşılmalı.

    * Okul seçimi ve bu sürecin planlanması aşamasına çocuğu da dahil etmek güven ilişkisi ve uyum açısından kolaylaştırıcı olacaktır.

    * Öz bakım becerileri çocuğa erken dönemden itibaren kazandırılmalı. Kendi sorumluluklarını üzerine alması onun büyüme ve gelişme ile ilgili algısını olumlu etkileyecektir.

    *Kaygı, en bulaşıcı duygulardan biridir. Ebeveynin kaygılarının çocuklar tarafından kolay hissedildiğini ve taklit edildiğini unutmamalıyız. Anne-babanın okula ve oradaki yaşama dair kaygıları çocuğu olumsuz etkileyecektir. Çocukla kaygıları hakkında konuşmak, duygularını anlamak ve ona diğer yönleriyle okulu gösterebilmek süreci olumluya çevirmekte oldukça önemli

  • 2018-04-14
    STRES VE YAŞAM

    Stres, modern yaşamla birlikte çok daha yakından deneyimlediğimiz, gün içerisinde adını sıkça kullandığımız bir durum olarak karşımıza çıkıyor. Yaş, cinsiyet, yaşadığımız yer fark etmeksizin herkesin dilinde “stres” e ilişkin yakınmalar duyuyoruz. Sebebi bulunamayan rahatsızlıklarımızın “stresten ve psikolojik” olabileceği söyleniyor. Ar...

    Devamını Oku...

    STRES VE YAŞAM


    Stres, modern yaşamla birlikte çok daha yakından deneyimlediğimiz, gün içerisinde adını sıkça kullandığımız bir durum olarak karşımıza çıkıyor. Yaş, cinsiyet, yaşadığımız yer fark etmeksizin herkesin dilinde “stres” e ilişkin yakınmalar duyuyoruz. Sebebi bulunamayan rahatsızlıklarımızın “stresten ve psikolojik” olabileceği söyleniyor. Artık ilkokul çağındaki çocukların stres çarkıyla streslerini atmaya çalıştıklarını görüyoruz.

    İşte bu günlük yaşamımız bile gösteriyor ki stres artık hayatımızın bir parçası. İşte, okulda, sosyal çevremizde strese yenik düşebiliyoruz. Hayatımızı daha keyifli yaşamak istiyorsak, stresi tamamen yok edemesek de onu kontrol altında tutabilmemiz, hayata daha olumlu yaklaşabilmemiz açısından son derece önem taşıyor.

    Stres nedir?

    Peki stres tam olarak ne demek, nasıl tanımlanmış diye baktığımızda, stres kavramını ilk kez kullanan kişi, Hans Selye (1930), stresi “organizmanın her türlü değişmeye özel olmayan (yaygın) tepkisi” olarak tanımlamış. Bu tanımdan neler anlamalıyız diye baktığımızda, stres aslında her türlü değişime bedenin uyumunu kapsıyor. Bu nedenle olumlu olayların da olumsuz olayların da bedenimizde bir takım değişiklikler meydana getirdiğini görüyoruz.

    Bir diğer nokta, stres, olaya verilen tepkinin bedene ve psikolojiye yansımalarıdır. Buna sebep olan olay ya da durumlar ise stresördür. Yani stres, fiziksel ve psikolojik olarak bizi güç durumda bırakan olaylar karşısında yeni bir adaptasyon sürecine girmemizdir. Bireylerde strese neden olan faktörler çevre koşullarında meydana gelen olumsuzluklar olabileceği gibi, bireylerin bu olayları algılama biçimi sonucunda da oluşabilir. Örneğin, stres nedir diye sorsak, bazılarımız buna kalabalık, bazılarımız trafik, bazılarımız iş yükü, bazılarımız ilişkiler diyebilir. Aslında bu durumlar, bizim stres olarak yaşayacağımız tepkiye sebep olan faktörlerdir. Bunlara birey olarak verdiğimiz tepkiler de stresimizin ifade ediliş biçimini yansıtıyor.

    Stresin Sebepleri:

    Günümüzde artan iş yükü, rekabet, modern yaşamın getirdikleriyle birlikte stresi çok daha derinden yaşadığımız malum. Sadece fiziksel rahatsızlık boyutundan baksak bile, sonuçlar çok çarpıcı. Strese bağlanan hastalık oranı oldukça yüksek.

    Bu bağlamda, öncelikle belki iş yaşamından bahsetmek doğru olur. Hayatımızın büyük çoğunluğunu işte geçiriyoruz. Bazen ailemizden, arkadaşlarımızdan çok iş arkadaşlarımızı, müdürlerimizi görüyoruz. Doğal olarak işe bağlı olarak yaşanan olumsuzluklar bize stres olarak yansıyabiliyor. Örneğin; iş yerine kendimizi ait hissedememek, kendimizi yalnız hissetmek, çalışma arkadaşlarıyla yaşanan huzursuzluklar maalesef yoğun bir strese dönüşebiliyor. Bunun dışında aşırı rekabet, ast üst ilişkisinde yaşanan gerginlikler, aşırı iş yükü, beklentilerin çok fazla olması, yaptığı işe kendisini uygun görmeme, çalıştığı yerin kültür ve normlarına uyum sağlayamama, ya da işten diğer alanlara vakit ayıramama gibi faktörler iş yaşamındaki stresin temel sebepleri diyebiliriz. Bazı meslekler, diğerlerine göre yapısı gereği daha da stresli olabilir. Örneğin bir cerrah ya da bir bankacı yoğun stres yaşayan meslek grupları arasında sayılabilir. İşimizin getirdiği olumsuzluklarla baş edebilmek için de stresimizle baş edebilmeyi öğrenmemiz gerekiyor. İş yaşamının dışında özel hayatta strese sebep olan birçok faktör sayılabilir. Stres yaratan durumlar herkes için farklı olsa da kayıplar, trafik, ekonomik zorluklar, sınavlar, rekabet, mükemmeliyetçilik, kendine vakit ayıramama, ilişki problemleri, boşanma, taşınma gibi durumlar stres sebepleri olarak sayabiliriz.

     

    Belirtiler

    Stres, sunumun başında da bahsettiğimiz gibi muhtemelen beden sağlığımıza yansıyacaktır ve etkileri yaşanan stresin şiddetine ve kişinin baş etmesine göre çok derin yaralar açabilmektedir.

    Baş ağrısı, yüksek tansiyon, kalp rahatsızlıkları, mide rahatsızlıkları, obezite, cilt problemleri gibi ciddi durumlar ortaya çıkarabilmektedir.

    Bireyler davranış kalıplarına ve zihinsel özelliklerine göre stres karşısında geri çekilme, kabullenme, karşı koyma veya korku, endişe, depresyon gibi duygusal sorunlar geliştirebilirler.

    Diğer yandan dikkatin azalması, zihni bir konu üzerinde toplama güçlüğü, çeşitli konular arasında ilişki kurma güçlüğü, aşırı unutkanlık, takıntılı düşünceler zihinsel düzeydeki sorunlardan bazılarıdır (Baltaş ve Baltaş, 1989, s.29).

    Stres belirtileri çoğunlukla çelişik ve karmaşıktır. Her insanda belirtiler aynı değildir. Bazen, belli belirtiler azalır veya yok olur ve diğerleri bunların yerini alır (Telman, 1986, s. 13).

     

    Bunlar dışında kişiler;

    a)Daha önce kolaylıkla verilebilen kararları vermekte güçlük çekilmesi,

    b) Değersizlik, yetersizlik, güvensizlik ve terk edilmişlik duyguları,

    c) Alışılmış davranış biçimlerinde önemli değişiklik,

    e) Uygun olmayan durumlarda ortaya çıkan öfke, düşmanlık ve kızgınlık dalgaları,

    f) Sigara ve içki içme eğiliminin artması,

    g) Kişisel hata ve başarısızlıkları sürekli düşünmek,

    h) Aşırı hayal kurmak, sık sık düşünceye dalıp gitmek,

    i) Duygusal ve cinsel yaşamda düşüncesiz davranışlar,

    j) Birlikte olunan kimselere aşırı güven veya güvensizlik,

    k) Alışılmıştan daha titiz ve işin gerektirdiğinden daha fazla çalışmak,

    I) Konuşma ve yazıda belirsizlik ve kopukluk,

    m) Göreli olarak önemsiz konularda aşırı endişelenme ya da tam tersine gerçek sorunlar karşısında ilgisizlik ve kayıtsızlık,

    n) Sağlığa aşırı ilgi duymak,

    o) Ölüm ve intihar fikirlerinin sık sık tekrarlanması

    gibi durumları strese bağlı olarak yaşayabilmekteler.

    Bu belirtilere baktığımızda kişilik özellikleri, hayata ve olaylara bakış açısı, kişinin geçmişten getirdiği bir takım özellikleri her bireyin stresten farklı etkilenmesinde rol oynar aslında. Bu nedenle kendimize dair farkındalık kazanmak stresle baş etmede en önemli adımlardan biridir diyebiliriz.

    STRESLE NASIL BAŞ EDERİZ?

    Bu konuda öncelikle belki de şunun farkına varmamız gerekiyor. Biz hayatımızda olumlu bir değişiklik yaşarken de belli bir ölçüde stres yaşarız. Bir proje hazırlarken, evlenirken, terfi alırken gibi durumlarda da belirli ölçülerde stres vardır. Ancak bunun yanında, bahsettiğimiz gibi iş koşullarındaki olumsuzluklar, ilişkilerde yaşanan problemler maalesef strese sebep olan olumsuz yaşantılardır. Aslında her iki tarafta da vücuda yansımaları benzer şekildedir. Bu nedenle ne yaşarsak yaşayalım, kendimizi tanıyarak sağlıklı baş etme yolları bulmak hayatımıza olumlu katkılar yapacak.

    Stres ile baş edebilen kişilerin özellikleri; işine ve sosyal hayata daha aktif katılma, mücadele ve değişiklikten zevk alma, hayatını ve çevresindeki şartları kontrol edebildiğine inanma, gelecekle ilgili umutsuzluk çekmeme, hoşgörülü ve esnek olma, yakın çevreyle olumlu ilişkiler kurmadır.

    Bu bağlamda, odaklandığımız tarafın ne olduğunu düşünelim. Bir işi yaparken, bir değişiklik yaşarken “Allah kahretsin, ne kadar berbat yorucu bir gün” diye mi konuşuyoruz, yaşadığımız o olayda, yaptığımız o işte “ben bugün kendime ve yaptığım işe nasıl bir değer katarım” diye mi düşünüyoruz? İkisinin arasındaki bu farkı anladığımızda, düşüncelerimizin nasıl hissedeceğimize etkisini fark ettiğimizde hayata daha güzel bir pencereden bakmaya başlıyoruz aslında. Evet, şartlar her zaman bize uygun olmuyor. Çevremizde her zaman bizimle uyumlu insanlar bulunmuyor. Belki bazen değersiz hissediyorsunuz, belki bazen anlaşılmamış. Ama siz ne yapıyorsanız yapın o işi sevdiğinizde, bugün olmasa da mutlaka onu gören, kıymet veren mutlaka biri olacaktır. Yaşadığımız

    hayat, bir varış noktasına ulaşma çabası değildir, bir süreçtir. O süreçte görebildiğimiz güzellikler, kendimize kattıklarımızdır.

  • 2018-04-14
    DOĞUM SIRASI KİŞİLİĞİMİZİ ETKİLİYOR!

    Kişiliğimiz, kendimize özgü olan ve bizi diğer kişilerden ayıran tüm özelliklerimizi kapsayan bir bütündür aslında. Kişiliğimizi oluşmasına etki eden birçok faktör ve durum vardır. Aynı anne babaya sahip kardeşlere baktığımızda birbirinden farklı kişilikte ve farklı yapıda olduğunu görürüz. Bu durum psikolojide her zaman...

    Devamını Oku...

    DOĞUM SIRASI KİŞİLİĞİMİZİ ETKİLİYOR!


    Kişiliğimiz, kendimize özgü olan ve bizi diğer kişilerden ayıran tüm özelliklerimizi kapsayan bir bütündür aslında. Kişiliğimizi oluşmasına etki eden birçok faktör ve durum vardır. Aynı anne babaya sahip kardeşlere baktığımızda birbirinden farklı kişilikte ve farklı yapıda olduğunu görürüz. Bu durum psikolojide her zaman dikkat çekici bir konu olmuş ve özellikle Alfred Adler bu konuda birçok çalışma yapmıştır.

    Bu bağlamda, Adler hayatın anlamını “bir gruba ait olma, o grupta kendine önemli bir yer edinme” olarak tanımlamıştır. Bireylerin karşılaştıkları ve ait oldukları ilk sosyal grup ise ailedir. İşte bu yüzden anne ve babayla deneyimler kişilerin kişilik oluşumunda çok önemli bir yere sahiptir. Bu ilişkiler içerisinde kardeşin varlığı ve büyük ya da küçük kardeş olmanın da önemi büyüktür. Çünkü insanlar güç ve rekabet için çalışırlar, anne ve babanın ilgisini kazanmak için de kardeş rekabeti önemli bir noktadır. Doğum sırası, kişinin birçok alanında, kişiliğinde, düşünce biçimlerinde, hayattaki amaçlarında ve davranışlarında etkisini gösterebilir. Bu yüzden ailedeki her kardeşin anne babasıyla tecrübesi, iletişimi kendine has ve birbirinden farklıdır. Kardeşlerin birbirinden farklı özellikler geliştirmesi de rekabeti azaltarak aile için önemli bir yere sahip olma arzuları ile ilişkilidir. Bu bağlamda her kardeş kabul görmek, sevgi alabilmek ve ihtiyaçlarının karşılanabilmesi için farklı özellikler geliştirirler.

    İlk çocuklar, anne ve babalarının ilgi odağı oldukları ve tek oldukları bir zaman dilimine sahiptirler. Ancak kardeşlerin gelmesiyle birlikte Adler’in ifadesiyle “tahttan indirilme” durumunu tecrübe ederler. Bu tahttan indirilme durumu, büyük çocukların kişiliklerinin oluşmasında önemli bir etkiye sahiptir. Ortanca ve son çocuklar açısından, doğdukları andan itibaren anne ve babalarını paylaştıkları kardeşleri vardır ve büyük kardeşlerini lider olarak görebilirler. Büyük kardeşler kaybettikleri konumlarını geri kazanmaya çalışırken, küçük kardeşler de büyük kardeşlerine yetişmek ve kendilerine ait bir yer edinebilmek için çaba gösterirler (Adler, 1956).

    Büyük çocuklar daha sorumluluğu üstlenen, uyumlu, itaatkar, mükemmeliyetçi ve aile değerlerine bağlı olarak tanımlanabilir. Ailelerin ilk çocuklarından daha fazla beklenti içinde olmaları dolayısıyla büyük çocukların kendilerini yetersiz ya da kusurlu hissedebileceğini öne sürmektedir. Onaylanma motivasyonu da büyük kardeşler için önemlidir. Adler, küçük kardeşlerin daha neşeli, daha özgür ruhlu ve empatik olduklarından söz eder. Ancak küçük kardeşler açısından evde bir rol model olması ve onunla kıyaslanmak da kişinin üzerinde çok farklı etkiler yaratabilir.

    Bunların yanında tek çocuk olmak da kişiler için farklı özellikler edinmesini sağlayabilir. Rekabetten uzak, özel hissedebilenler olacağı gibi, ailenin beklentilerine dair tüm sorumluluğu üstlenen ve buna bağlı olarak hayatında mükemmeli yakalamak için koşanlar da olabilir.

    Şu bir gerçek ki; her ailenin yapısı, değerleri farklıdır. Dolayısıyla bu özellikler her aile için değişebileceği gibi, dikkat çeken nokta kardeşlerin birbirinden farklılaşmasıdır. Kardeşlerin kendine atfettikleri özellikleri, bakış açıları, anne ve babalarının kendisi ve kardeşlere karşı algıladıkları tutumları kişiliklerinde ya da hayata karşı oluşturdukları bakış açılarında ve psikolojik sıkıntıları hakkında büyük önem taşımaktadır. İşte tüm bunları terapide ele almak, bu ilişkilere bağlı olarak duyguları konuşabilmek kendimizi tanımak ve farkındalık için bir yol sunar. Kardeşlerle ailenin diğer üyelerinin ilişkisine dair algıların ve değerlendirmelerin, bu ilişkilerde kendimizi konumlandırdığımız yerin ve neler hissettiğimizin, bugün diğer insanlarla kurduğumuz ilişki biçimlerine, kendimize, diğer insanlara ve dünyaya bakış açımıza yansıması kaçınılmazdır. İç dünyamıza yapacağımız yolculuklarda bu ilişkileri anlamlandırmak kendimizi keşfetmemizin de önünü açacaktır.

  • 2018-04-14
    ERGEN VE GENÇLERDE DEPRESYON

    Ergenlik ve gençlik dönemi, bireyin hem sosyal hem fiziksel birçok değişim yaşadığı, duygusal, davranışsal, cinsel, ekonomik, akademik ve toplumsal birçok çatışma yaşayabileceği ve kimlik oluşturma çabalarının olduğu bir dönemdir. Tüm bu durumlar göz önüne alındığında, depresyon gençlerde en sık görül...

    Devamını Oku...

    ERGEN VE GENÇLERDE DEPRESYON


    Ergenlik ve gençlik dönemi, bireyin hem sosyal hem fiziksel birçok değişim yaşadığı, duygusal, davranışsal, cinsel, ekonomik, akademik ve toplumsal birçok çatışma yaşayabileceği ve kimlik oluşturma çabalarının olduğu bir dönemdir. Tüm bu durumlar göz önüne alındığında, depresyon gençlerde en sık görülen ve birçok olumsuz sonuca yol açan ruhsal sorunların başında gelmektedir. Aslında, 1960 lı yıllara kadar çocuk ve ergenlerde depresyon görülmediği düşünülmekteydi. Ancak son yıllardaki çalışmalar göstermiştir ki ergenler, yetişkinlere oranla daha fazla depresif duygulanım yaşamaktadır (Kandel & Davies, 1986). Ve maalesef başlangıç yaşı son yıllarda daha erken yaşlara kaymıştır (Köroğlu, 1997).

    Ergenlik dönemi, depresyonun gelişimsel bir psikopatoloji olarak fark edilmesi, tedavisi ve önlenmesi için kritik bir dönemdir. Aksi halde ergenlikte yaşanan depresyonlar, uzun vadede daha kalıcı ve telafisi zor olan sorunlar ortaya çıkarabilir. Sınıfta kalma, okulu terk, madde kullanımı ya da intihara varan çok çeşitli sıkıntılara yol açabilir.

    Ergenlik ve gençlik döneminde depresyon biyolojik parametrelerin ve risk faktörlerinin etkileşimi ile karşımıza çıkabilmektedir. Bu risk faktörleri nelerdir diye baktığımızda, ebeveyn kaybı, boşanmalar, depresyonu olan ebeveynler, olumsuz aile ortamı, duygusal desteğin azlığı, çatışmalı, dışlayıcı, desteklemeyen ve kötüye kullanan aileler, geniş aile, evdeki bireylerin alkol ve madde bağımlılığı, cinsel ve fiziksel taciz, istismar ve ihmal, okul başarısızlığı, romantik ilişkilerdeki ayrılıklar, stres ve fiziksel rahatsızlıklar gibi durumlar sayılabilir.

    Tüm bunların yanı sıra benlik saygısı ve akran ilişkileri ergenlik döneminde büyük önem taşımaktadır. Bu alanlarda yaşanan sıkıntılar gençleri depresyona sürükleyebilmekte ve ayrıca baş edebilmek için farklı olumsuz alışkanlıklara itebilmektedir.

    Ergenlerde depresyon belirtileri yetişkin depresyonuyla benzerlikler gösterse de ayrıldığı noktalar da dikkat çekicidir. Yetişkinlerle benzer şekilde, sosyal geri çekilme, kendini mutsuz hissetme, ilgi ve etkinlikte azalma, iştahta artış ya da azalma, uyku bozuklukları, huzursuzluk nedeniyle sürekli hareket etme isteği ya da aşırı durgunluk, yorgunluk, bitkinlik, kendini değersiz, çirkin ya da suçlu hissetme, konsantrasyonda güçlük, tekrarlayan ölüm düşünceleri görülebilir.

    Gençlerde depresyon kimi zaman farklı bir görüntü verebilir. Ruh hallerini tam olarak tanımlayıp ifade etmeyebilirler. Kendilerini üzgün hissettiklerini söylemek yerine, hırçınlaşabilirler. Öfke, gençlerin yaşadığı depresyonun en dikkat çekici noktalarından biridir. Yetişkinlerle kıyaslandığında ergenlerde bedensel şikayetler, kaygı belirtileri, antisosyal davranış, madde kötüye kullanımı, huysuzluk, agresyon, arkadaş ilişkilerinde bozulma, okul başarısında düşme, okul ve evden kaçma, anlaşılmadığını düşünme, aşırı sinirlilik ve saldırganlık görülebilir.

    Tüm bu durumlar aslında bize gösteriyor ki ergenlik ve gençlik döneminde depresyon fark edilip tedavi edilmezse ve destek sağlanmazsa, uzun vadede kalıcı ciddi hasarlara yol açabilir. Neler yapılabilir diye baktığımızda, bireyin değerli olduğunu hissetmesi en önemli adımdır. Gerek ebeveynlerin gerek psikologların sıcak, koruyucu, destekleyici ve ergene sınır da oluşturan tutumu sağlıklı bir modelleme açısından büyük yarar sağlayacaktır. Ergen ve gencin bu süreçte duygularını tanımasına, belirtmesine ve olumsuz duygularıyla baş edebilmesine yardımcı olunmalıdır. Bu süreçte eğer kişi uygun baş etme yolları bulamıyorsa ona bu becerileri kazandırmak için destek sağlanmalıdır. Psikoterapi sürecinde ergenin istek ve ihtiyaçlarının farkına varmasının sağlanması, bu süreçle ilgili açıklayıcı bilgilerin sunulması, kendisinin hem zayıf hem güçlü yönleri hakkında farkındalık kazanması başlıca hedefler arasında söylenebilir. Bu süreçte aile ile de işbirliği içerisinde olmak sürecin daha faydalı olmasını sağlayabilir. Aslında bu durumların altında yatan sebepler irdelendiğinde kabul görmek ve değerli hissetmek ihtiyacı son derece önem taşımaktadır.

    Gençlerin hem kendilerine hem dünyaya yönelik algılarının gerçekliğe çekilmesi, onlara daha kaliteli bir yaşam için olanak sağlar. Sağlıklı baş etme yollarını öğrenmeleri, duygularını rahatça ifade edebilmeleri bu süreçte kendilerini keşfetmelerinin de önünü açacaktır. Olduğu gibi kabul edilmesi, bir sonuca bağlı olmaksızın değerli hissetmesi, gerektiğinde sınır çizilmesi ergenlik döneminde depresyonla baş edebilmek için büyük önem taşır. Bu duygularla baş edilemediğinde, uzmandan destek alınması da unutulmamalıdır

  • 2018-04-14
    KADINA ŞİDDET VE KADIN PSİKOLOJİSİ

    Cinsiyete dayanan, kadını inciten, ona zarar veren, fiziksel, cinsel, ruhsal hasarla sonuçlanma olasılığı bulunan, toplum içerisinde ya da ona özel yaşamında ona baskı uygulanması ve özgürlüklerinin keyfi olarak kısıtlanmasına neden olan her türlü davranış kadına şiddet olarak tanımlanmaktadır. Şiddetin türü ne olursa olsun ama&...

    Devamını Oku...

    KADINA ŞİDDET VE KADIN PSİKOLOJİSİ


    Cinsiyete dayanan, kadını inciten, ona zarar veren, fiziksel, cinsel, ruhsal hasarla sonuçlanma olasılığı bulunan, toplum içerisinde ya da ona özel yaşamında ona baskı uygulanması ve özgürlüklerinin keyfi olarak kısıtlanmasına neden olan her türlü davranış kadına şiddet olarak tanımlanmaktadır. Şiddetin türü ne olursa olsun amaç güç göstermek, öfke boşaltmak, kadınları kontrol etmek ya da cezalandırmaktır.

    Psikolojik sorunlar, kaliteli bir sosyal iletişimin olmaması, duyguların karşılıklı olarak sağlıklı bir şekilde ifade edilememesi, töreler, cinsiyet ayrımcılığı, kültür farklılıkları ve toplumdaki yanlış inanışlar şiddetin zeminini oluşturabilmektedir.

    Şiddet uygulayan kişilerin özelliklerine baktığımızda daha çok düşük benlik saygısı olan, hayatında kayıplar yaşamış, terk edilme korkusu olan, güven problemleri yaşayan, engellenmeye karşı düşük toleransı olan ve empati yeteneği zayıf olan kişilerin buna daha eğilimli olduğunu görmekteyiz. Maalesef hayatlarında zorluklar ya da sıkıntılar karşısında baş etme yolu olarak şiddeti seçen kişiler genelde çocukluklarında şiddete maruz kalan ya da en azından buna tanıklık etmiştir.

    Şiddete maruz kalan kadınlar korku, çaresizlik, utanma, acıma, suçluluk ya da her şeyin düzeleceğine dair besledikleri umut duygularıyla yaşadıklarını kimseye anlatmamakta ve destek arayamamaktadır.

    Akla ilk fiziksel şiddet gelse de psikolojik, cinsel ve ekonomik şiddet diğer boyutları oluşturmaktadır. Psikolojik şiddet, belki fark etmesi daha zor, ama kadınları çok derinden yaralayan ve birçok şekilde karşımıza çıkan şiddet türünü kapsıyor. Psikolojik şiddet, kişinin bedeninden çok ruh sağlığını hedef alan, özgüvenlerini yok etmeyi amaçlayan bir şiddet olarak karşımıza çıkmaktadır. Aşağılayıcı sözler söyleme, yüksek sesle bağırma, kişiyi küçümseme, alay etme, küfretme, kıskançlık kavgaları çıkarma, kıyaslama, arkadaşları ya da ailesiyle görüştürmeme, giyimine müdahale etme, tehdit etme, kendisini suçlu hissetmesine neden olma gibi durumlar da aslında psikolojik şiddetin ne denli geniş olduğunu da gözler önüne sermektedir

    Şiddet yaşayan kadın fiziksel olarak yara alırken aynı zamanda ruhu da bir sürü yara almaktadır. Kadının onuru kırılmakta, kendine güvenini yitirmekte ve yaşadıklarından utanıp söyleyemediği için yalnızlaşmakta ve destek bulamamaktadır. Bazen de içinde biriken öfkesini diğer insanlardan çıkarabilmektedir.

    Şiddete bağlı olarak yoğun bir korku ve endişe yaşayan kadınlar bu duyguların tetiklemesiyle güvensizlik, çaresizlik ve ümitsizlik duyguları yaşarlar. Kadınlarda sürekli kötü bir şeyler olacakmış duygusu, uyaranlara aşırı duygusal tepkiler verme, ürkeklik gibi durumlar gözlenebilir.

    Korku ve endişeye bağlı olarak güvende olsalar bile uykusuzluk ya da kabuslar görme gibi uyku bozuklukları ya da sağlığını ciddi şekilde etkileyen yeme bozuklukları görülebilir.

    Şiddet gören kadınlarda depresif belirtiler dediğimiz umutsuzluğa kapılma, yaşam isteğini kaybetme, hayattan zevk alamama gibi durumlar da sıkça karşımıza çıkabilen sıkıntılardır.

    Şiddete maruz kalan kadınlarda benlik saygısı azalmakta, kimlik bunalımları yaşayabilmektedir. Kadınlar kendini suçlayabilmekte ya da yaşadıkları korkuyu içselleştirebilmekteler.

    Kadınlar öğrenilmiş çaresizliği yaşayabilmekte, yani her olay ve durum karşısında kendilerini güçsüz, pasif ve aciz hissetmeye başlarlar. Olayları değiştirebilmek için hiçbir gücün ya da imkanın olmadığını düşünürler. Şiddete maruz kalan kadın, her gün hayatta kalma mücadelesi verdiğinden olaylara farklı bir bakış açısı geliştiremeyebilir. Geleceğe dair planlar yapmak onun için zordur.

    Kadına şiddetin psikoloji etkileri görüldüğü üzere çok geniş olabilir. “Tükenmişlik, yalnızlık, mutsuzluk, çaresizlik, topluma katılamama, utanç duyma, değersizlik ya da şiddete eğilimin artması” gibi durumlar şiddete maruz kalan kadınların baş etmek zorunda kaldığı duyguların başında gelmektedir.

    Şiddete uğrayan kadın yaşadıklarından utanmamalı, kendini suçlu hissetmemelidir. Bu duruma sessiz kalınmamalıdır. Düzelecek diye beklemek, şiddet döngüsü dediğimiz durumu daha çok pekiştirir. Yaşadığı zorluklarla baş edemeyen kadınların uzmandan yardım alması, tekrar kendini değerli hissedebilmesi ve hayata tutunabilmesi için son derece yararlı olacaktır.

  • 2018-04-14
    KANSERLE SAVAŞTA PSİKOLOJİK MÜCADELENİN ÖNEMİ

    Kanser, maalesef günümüzde sıklıkla karşılaştığımız, birçok insanın hayatını derinden etkileyen ciddi bir hastalık olarak karşımıza çıkmaktadır. Bazen bir kanser hastası olarak bazen de kanserli bir kişinin yakını olarak ciddi sıkıntılar içine gireriz. Kanser, kişinin hayatında hem fiziksel hem psikolojik hem de sosyal açıdan birçok...

    Devamını Oku...

    KANSERLE SAVAŞTA PSİKOLOJİK MÜCADELENİN ÖNEMİ


    Kanser, maalesef günümüzde sıklıkla karşılaştığımız, birçok insanın hayatını derinden etkileyen ciddi bir hastalık olarak karşımıza çıkmaktadır. Bazen bir kanser hastası olarak bazen de kanserli bir kişinin yakını olarak ciddi sıkıntılar içine gireriz. Kanser, kişinin hayatında hem fiziksel hem psikolojik hem de sosyal açıdan birçok etkisi olan çok boyutlu bir yaşam deneyimidir. Şu bir gerçektir ki bedenimizdeki bir sıkıntı ruhumuzu da derinden etkilemektedir. Bu nedenle kanser teşhisi almak bir kişi için kolay olmamakla birlikte psikolojik açıdan sıkıntılar yaratabilmektedir. Her kişi kanser olduğunu öğrendiğinde farklı tepkiler verse de belli ortak duyguların bu süreçte yaşanması son derece doğaldır. Örneğin, hasta teşhisini ilk öğrendiğinde durumu kabul etmek istemeyebilir ve bir şok evresi yaşaması olağandır. Bu süreçte kişi kendisine, çevresine öfke duyabilir ve zaman zaman “Neden ben?” diye sorup acı çekebilir. Ayrıca kişi bir depresyon süreci yaşayabilir ve kendisini insanlardan soyutlama yolunu seçebilir. Bu süreçler yaşandıktan sonra hasta artık bir kabullenme sürecine girer ve hastalığıyla beraber oluşan yeni yaşam tarzına ve şartlarına uyum sağlar. Tüm bu duygusal tepkiler anormal bir duruma verilen normal tepkilerdir. Ancak bu tepkilerde hastaların kişisel deneyimleri, yaşam biçimleri, değerleri, inançları ve ihtiyaçları büyük bir rol oynar. Dolayısıyla bu tepkilerin yoğunluğu, süresi ve etkileri kişinin hastalıkla mücadelesindeki duygusal ve davranışsal tepkileri, baş etme yollarını, psikolojik durumunu ve yaşam kalitesini doğrudan etkilemektedir.

    Bazı hastaların durumu kabul etmesi ve uyum sağlaması diğer insanlara göre daha uzun zaman alabilmektedir. Hayat biçiminin değişmesi, tedavi sürecinde yaşanan sıkıntılar, beden bütünlüğünün bozulması, ölüm korkusu gibi durumlar hastayı derinden sarsmaktadır. Bu da hem tedavi sürecine hem de bireyin ruhsal sağlığına zarar verici etkiler yaratır. Bu kişilerde depresyon, kaygı bozuklukları, umutsuzluk gibi durumlar sıklıkla gözlenebilir. Tüm bu nedenlerle kanser hastaları için fiziksel tedavinin yanında psikolojik desteğin verilmesi büyük önem taşımaktadır. Bu destekle birlikte; hastanın psikolojik kaygı ve acılarını azaltmak, hastalığa ve yaşamına uyumunu kolaylaştırmak, yaşam kalitesini artırmak, duygularının ifadesine yardımcı olmak, mücadele ve umudu artırmak, baş etme yollarını bulmak, var olan yanlış algıları düzeltmesine yardımcı olmak, sosyal desteği ve iletişimi artırmak başlıca hedefler arasındadır. Tüm bu hedefler bize gösteriyor ki; kanserle mücadele tıbbi mücadelenin yanında psikolojik mücadeleyi de gerektirir. Hastalığa uyum sağlamak, mücadele için ruhu güçlendirmek ancak psikolojik müdahalelerle mümkündür.

    Bu süreçte en önemli noktalardan biri yaşadığınız duyguları kabul etmek ve ifade etmektir. Duygularınızı bastırmak yerine, sizi anlayan birileriyle konuşun. Çok kaygılandığınızı ve öfkelendiğinizi düşündüğünüzde rahatlatıcı egzersizler yapın. Sizi rahatlatan bir yeri hayal etmek ya da derin ve doğru bir nefes almak bu egzersizlerdendir ve sizi o anki duygu yoğunluğundan uzaklaştırır. Şartlarınıza uyduğu kadarıyla ruhunuza iyi gelen şeyler yapın. Bu resim, bulmaca, televizyon, kitap, yürüyüş vs olabilir. Destek almaktan asla çekinmeyin. Hayatınızdaki olumlu tarafları

    da görmeye çalışın. Ancak her zaman moralinizin iyi olması baskısını lütfen kendinize yapmayın. Bir insanın sürekli olumlu düşünebilmesi, keyifli olması pek mümkün değildir; aksi halde bir de bunun suçluluğunu taşımayın. Şu da unutulmamalıdır ki, psikolojik mücadelede tek bir yol yoktur. Ancak temel amaç, hastalıkla yüzleşmek, olasılıkları algılamak, umutlu olmak ve mücadeleye sıkı sıkı sarılmaktır. Hayat her zaman belli mücadeleler sunar bize. Bu mücadelede de ruhumuzu da iyi tutmak, beslemek, bedenimizin iyiliği kadar önemlidir.

  • 2018-04-14
    OTİZMLİ ÇOCUĞA SAHİP AİLELERİN YAŞADIĞI PSİKOLOJİK

    Bir çocuğu yetiştirmek, ona bakım vermek birçok zorluğu beraberinde getirirken, otizm tanısı almış çocukların ebeveynleri çok daha fazla şeyle mücadele etmek zorunda kalmaktadır. Bunun yanı sıra belki de daha zoru maalesef ki toplumla mücadele etmek zorunda kalmaktır.

    Devamını Oku...

    OTİZMLİ ÇOCUĞA SAHİP AİLELERİN YAŞADIĞI PSİKOLOJİK


    Bir çocuğu yetiştirmek, ona bakım vermek birçok zorluğu beraberinde getirirken, otizm tanısı almış çocukların ebeveynleri çok daha fazla şeyle mücadele etmek zorunda kalmaktadır. Bunun yanı sıra belki de daha zoru maalesef ki toplumla mücadele etmek zorunda kalmaktır.

    Çocuğuna teşhis konulduktan sonra aile fertleri bu durumu kabulleniş sürecinde bazı evreler yaşarlar. Bu evreler her aile ferdi için farklı uzunluk ve yoğunlukta yaşanır. Sürecin başlangıcında genelde ebeveynler büyük bir şok yaşarlar. Zaman zaman kendilerine “neden ben?” diye sorabilir ve öfkelenebilirler. Aileler çok fazla ağlayabilir, şoktan dolayı tepki vermeyebilir ya da kendilerini çok çaresiz hissedebilirler. Bunların hepsi anormal bir duruma verilen normal tepkilerdir.

    İnkar da özellikle sürecin başında yaşanabilecek durumlardan biridir. Bazıları bu gerçeklikten kaçmak isterler ve durumu inkar edebilirler. Çocukların iyileşeceklerine inanmak isterler. Bu dönemde bir depresyon süreci yaşanabilir. Acı ve depresyon bazı ailelerde çok uzun sürebilir. Duruma duyulan öfke ve kızgınlık bazen ailelerin diğer üyelerine yöneltilebilir.

    Öfkenin yanı sıra birçok aile bu süreçte yoğun olarak suçluluk duygusu yaşadıklarını ifade eder. Ebeveynler sıklıkla birbirlerini suçlarlar. Kendilerinin bu duruma sebep olduklarını düşünebilir ya da geçmişteki bir hataları ya da günahları yüzünden cezalandırıldıklarını düşünebilirler.

    Utanç duygusu da bazı ailelerde baş edilmesi gereken duygulardan birisi olabilmektedir. Özellikle toplum tarafından reddedilme korku ve kaygısı ailelerin çocuklarının otizmli olmasından dolayı utanmalarına sebep olabilmekte ve toplumdan soyutlanarak sosyal yaşamdan da koparabilmektedir.

    Tüm bu süreçlerden sonra ise kabullenme ve uyum süreci ile birlikte aileler durumu kabullenip enerji ve motivasyonlarını çocuklarının iyi olması için harcarlar ve yapılması gerekenlere yoğunlaşırlar. Bu süreçte artık aileler çocuklarının durumunu açıkça konuşmaya başlar, soruna dair bilgi toplarlar ve gerekli müdahaleler için adım atarlar. Bu aşamada aileler zaman zaman kaygılanıp üzülseler de daha olumlu bir perspektif kazanmaya başlarlar.

    Peki aileler başa çıkabilmek için neler yapabilir?

    Eşinizden destek alın

    Eşlerin bu süreçte birbirlerini suçlamaları, suçu diğerinde ya da onun ailesinde aramaları, kendilerinde ya da eşlerinde bir günahın olduğunu düşünmeleri ve bu sebepten onu yargılamaları bireysel ve birlikte baş etmeyi çok zorlaştırır. Onun için özellikle eşlerin bu süreçte çocuğa konsantre olurken birbirlerini unutmamaları, birbirleri için zaman ayırmaları, birbirlerini desteklemeleri, kararlarını, zorluklarını, duygu ve düşüncelerini paylaşmaları baş etmelerinde kolaylık sağlar. Duyguları inkar

    etmek ya da bastırmak yerine kabul ederek eşle paylaşmak, yalnızlık ve çaresizlik duygularını azaltacaktır.

    Özetle ortak baş etme yolları bulmak, duyguları birbirine ifade etmek, ebeveynlik konusunda birbirlerini suçlamamak, sağlıklı iletişim kurmak stresle daha iyi başa çıkabilmek için büyük rol oynar. Bunların yanı sıra duygu kontrolü, empati ve ebeveynlerin kendilerine de şefkat gösterebilmesi bu süreçte asla unutulmamalıdır. Anneler kadar babaların da sorumluluğu paylaşması şüphesiz ailelerde stres seviyesini ve kaygıyı azaltmaktadır.

    Diğer otizmli çocukların aileleri ile temas kurun.

    Bu ailelerin yalnız ya da çaresiz hissetmenizi azaltacak ve teşhis sonrası ailede yaşanan ilk şokun üstesinden daha çabuk gelinmesini sağlayacaktır. Diğer ailelerle yapılan paylaşımlar farklı baş etme yolları bulunmasına da katkı sağlayacaktır.

     

    Yaşamdan kopmamaya gayret edin

    Arkadaşlarınızla buluşmaya, sevdiğiniz sosyal faaliyetleri yapmaya, kendinizin değerli olduğunuzu hissetmeniz için çalışmaya ya da bir hobiyle uğraşmaya mutlaka vakit ayırmalısınız. Bu bağlamda sosyal desteğinizin olması kendinize vakit ayırabilmekte tabi ki çok önem taşımaktadır. Gerek görülürse psikolojik destek almaktan asla çekinmemelisiniz.

     

    Vakit kaybetmeyin

    Erken davranmak, bu süreçte hem çocuğunuz hem de sizin için en önemli noktalardan biridir. Otizmli bir çocuğa, ne kadar erken yaşta teşhis koyulur ve ihtiyaçları olan özel eğitimi ne kadar çabuk başlanırsa, yaşam becerilerine kavuşma şansları da o kadar fazlalaşır. Erken tanı ile ayrıca aileler de durumu daha çabuk kabullenmekte ve çocuğu için yapılabileceklere daha çabuk odaklanabilmekteler. Bu nedenle, hemen harekete geçmek çok büyük bir önem taşıyor.

    Otizmi ve çocuğunuzu tanıyın

    Otizmin ne olduğunu, otizmli bir çocuğun özelliklerini öğrenin. Bu çocuğunuzu tanımanızı ve iletişim kurmanızı kolaylaştıracaktır. Engelli bir çocuğa sahip olmak sadece bir durumdur. Kişiler ufuklarının ve umutlarının genişliğiyle ilintili olarak bu duruma farklı anlamlar yüklerler. Yükledikleri anlam ise onların olaydan etkilenme durumlarına doğrudan etki yapar. Hayalleri, umutları olup hayata dair olumlu bakan bireyler yeni durumla daha rahat baş ederler. Unutulmamalıdır ki bu çocuk da kendi hızında öğrenmektedir, sevgiyle desteklenmeye, ne yapacağının öğretilmesine ihtiyacı vardır. Kişi

    dikkatini buraya verdiğinde her şeyin daha keyifli olduğunu görecektir. Aynı zamanda hayattan kopmak yerine üretmeye ve hayatını güçlendirmeye yöneldiğinde de çocuğu ve kendi için daha kaliteli bir yaşam oluşturacaktır.

    Otizmi saklamayın

    Yakınlarınıza, komşularınıza, işyerinizdeki arkadaşlarınıza çocuğunuzun durumunu söylemekten çekinmeyin. Aksine, onlara çocuğunuzun içinde bulunduğu özel durumu ve onun özel ihtiyaçlarını, beklentilerini hemen anlatın. Bu tutum, çevreniz ile olan sosyal ilişkilerinizdeki gereksiz çekingenliklerden sıyrılmanızı sağlayacak ve ilişkilerinizi bu yeni yaşantınıza göre ayarlamanızda onların size yardımcı olmasını sağlayacaktır.

    Çocuğunuzu toplumdan soyutlamayın

    Unutulmamalıdır ki, toplum onu oluşturan bireylerin bir bütününü arz eder ve bu oluşum da normalden anomaliye doğru giden bir yelpazede farklılıklar arz eder. Dolayısıyla, her otizmli birey toplumun birer ferdidir. Otizmli çocuk toplumdan uzak tutulmamalı, aksine, diğer anne ve babaların yaptığı gibi, parklara götürülmeli, onlarla oyun oynanmalı, otobüse binmeli ve dışarıda yemek yenilip, dolaşılmalı, sosyalleşmelidir. Onların da normal bir yaşamı öğrenip, bu yaşama alışmaya ve entegre olmaya ihtiyaçları vardır. Aileler diğer insanların tepkilerinden çekinebilirler, ancak bu eğitimsizliğin sebep olduğu toplumsal bir yanlıştır.

    Çocuğunuza hem özel hem de normal davranın

    Otizmli bir çocuğa hem özel hem de normal davranılması gerekmektedir. Onun dünyayı algılama biçimi, diğer çocuklarınkinden farklıdır ve bu nedenle farklı bir yaklaşım beklerler. Ancak göz ardı edilmemesi gereken bir unsur da, ona normal davranışların gösterilmesinin de ihmal edilmemesi gerekliliğidir. Aferin diyerek, duygusal ve fiziksel ödüller vermek ya da hayır deyip kızmak, yüzün asılması gibi tepkileri algılayabilir. Kısaca ona normal davranın, o normalin ne olduğunu ancak böyle öğrenebilir. O konuşmasa da aile onunla konuşmalı, o oynamasa da onunla oyun oynamalıdır. Belki hemen o an tepki alınmaz, ama belli bir süre sonra tepki alınabilir.

    Belki de en önemlisi, çocuğunuzun en çok sizin sevginize ihtiyacı olduğu. Daha çok çocuğun davranışlarını gözlemlemek, onu öfkelendiren, mutlu eden durumları ya da nesneleri tanımlayabilmek, destekleyici, tutarlı ve yanıtlayıcı olabilmek, başarı odaklı olmaktan çok paylaşılan andan keyif almaya çalışmak hem ebeveynler hem de çocuklar için yararlı olacaktır.

    Tüm mesele kabullenme, anlayış, ilgi ve sevgidir. Sevgi olmadan, özel eğitim de çabalar da anlamını yitirecektir. Çocuğunuzun engelli olması sadece bir durumdur. Bu duruma yüklediğiniz anlam, hayatınıza yeni bakış açıları sunacak ve hayata baktığınız pencere değişecektir. Otizmin ilacı sevgi ve

    şefkattir. Bu süreçte kendinize ve ailenize de şefkat göstermeyi, kendi ihtiyaçlarınızı da anlamayı lütfen ihmal etmeyin.

  • 2018-04-14
    ÖFKE KONTROLÜ

    Belki de gün içinde yaşadığımız stresle beraber en çok şikayet ettiğimiz, bizi en çok zorlayan durumlardan biri de bizi öfkelendiren durumların sü...

    Devamını Oku...

    ÖFKE KONTROLÜ


    Belki de gün içinde yaşadığımız stresle beraber en çok şikayet ettiğimiz, bizi en çok zorlayan durumlardan biri de bizi öfkelendiren durumların sürekli olması ve bu durumlar karşısında öfkemizi kontrol edemeyişimizdir. Herkes bu durumu çok farklı şekilde deneyimler tabi ki. Bazılarımız için öfkemizi ifade etmek zordur, alışılmamış bir şeydir. İçimize atarız, karşı tarafı incitmemek adına öfkemizi sonuna kadar içimizde yaşar, kendimizi incitiriz. Bazen de öfkenin kaynağına duygumuzu ifade etmek zordur. Örneğin, iş yerinde patronuna öfkelenen birisi bunu ona ifade edemediğinde, partnerine ya da çocuğuna sebepsiz yere öfkelenirken buluverir kendini. Durumlar ne kadar farklı görünse de belki de ortak noktaları öfke duygumuzun hayatımızdaki yerini anlamlandıramamak, belki de onu nasıl kontrol edip ifade edeceğimizi bilememektir.
            Öfke, doyurulmamış isteklere, istenmeyen ve beklenmeyen sonuçlara verilen duygusal bir tepkidir. Öfke kişileri tehlikelerden koruyan, amaçlara ulaşmayı ve kendini ifade etmeye sağlayan işlevsel bir duygudur. Öfke de sevinç gibi, acı gibi son derece normal, gerekli ve evrenseldir. Aslında sıkıntı yaratan durum öfke duygusunun kendisi değil, öfkenin nasıl ifade edildiğidir. Örneğin, bağırarak, küfrederek, şiddet kullanarak ya da pasif bir şekilde (örneğin küserek, trip atarak, imalı konuşarak) öfke ifade ediliyorsa bu durum hem kişinin ruh sağlığını hem de insanlarla olan ilişkilerin bozulmasına sebep olur. Fakat öfke kabul edilip, bu duyguya sebep olan istek ve ihtiyaçlar fark edilirse öfke ilişkileri güçlendirici bir etki yaratır.
    Her birey tabiî ki farklı durumlara, farklı olaylara öfkelenebilir. Örneğin trafik, haksızlık, saygısızlık, işlerin yapılmaması, engellenme, kayıplar, rekabet ortamı, başarı kaygısı, kendine zaman ayıramama, ilişki problemleri, gelecek kaygısı, belirsizlik, ekonomik zorluklar, kişisel sınırlarınızın ihlal edilmesi gibi durumlar öfke duygusunu tetikler. Aslında bu durumların kendisi değil, durumlar hakkında yaptığımız değerlendirmeler yaşadığımız duyguyu belirler. Yani, olay ve durumlara ilişkin düşüncelerimiz, onların bizim için anlamları duygularımızı etkiler.
    Ayrıca yaşamımızın daha ilk yıllarından itibaren kendimiz, başka insanlar ve dünya ile ilgili belli kurallar, inançlar ve şemalar oluştururuz. Bu inanç ve şemalar en yakınlarımızla kurduğumuz ilişkilerle, ihtiyaçlarımızın görülüp görülmemesiyle son derece ilişkilidir. Örneğin, öfkesini ifade etmesine hiçbir şekilde izin verilmeyen ya da öfkelendiğinde cezalandırılan bir çocuğun, yetişkinlik döneminde de öfkesiyle baş edememesi ve bunu ifade etmesindeki zorluk gayet anlaşılır bir durumdur. İşte bu kişiye özgü olan kural ve inançların dışında durumlarla karşılaşınca da öfke kaçınılmaz olabilir. Tabi ki herkesin kuralları farklı olduğu için öfke yaratan durumlar da kişiden kişiye değişir.
    Özetle, öfke iç ve dış kaynaklı ve kişiye özgü olabilir. Örneğin; öfke buzdağının görünen yüzü olabilir. Kişinin yaşamında biriktirdiği, çözümleyemediği keder, acı, pişmanlık, suçluluk gibi duygularının dışa vurumu öfkenin iç kaynaklı sebepleridir. Dış kaynaklara baktığımızda, birisinin sizi tahrik etmesi, engellemesi, alay edilmesi, iş vb şeyler için acele edilmesi, beklentiler dışsal kaynaklı öfke sebeplerinin birkaçını oluşturmaktadır.
    Doğru İfade Edilemeyen Öfkenin Sonuçları
    Doğru ifade edilmeyen öfke hem fiziksel hem psikolojik olarak birçok sıkıntıyı beraberinde getirebilmektedir. Fiziksel olarak kalp damar hastalıklarından mide rahatsızlıklarına, solunum problemlerinden sinir sistemi bozukluklarına kadar geniş bir alanda kendini gösterebiliyor bazen içimizde biriken ya da doğru akıtılamayan öfke. Bunların yanında kişinin ruhu üzerindeki yükü, hayattan zevk alamama, umutsuzluk, hayal kırıklığı ya da sürekli endişeli olma gibi durumlar olarak yansıyabilmektedir. Kontrol edilemeyen öfke, insanlarla ilişkilerinin bozulmasına, boşanmaya, çalışma yaşamında verimliliğin düşmesine ve ruhsal çöküntülere neden olabilmektedir. İşte tüm bu sıkıntıları yaşamamak ve daha sağlıklı iletişim ve ilişkiler kurmak için öfkemizi tanımamız ve kontrol etmemiz gerekir.
    Öfkemizi Nasıl Kontrol Ederiz?
    Şunu bilmeliyiz ki günlük yaşamımızın her anında bizi strese sokan, öfkelenmemize sebep olan olay ve durumlar mutlaka yaşanacaktır. Buna sebep olan durumlar engellenemeyebilir, onlardan kaçınamayabiliriz. Ancak olaylar karşısında gösterdiğimiz içsel ve dışsal tepkilerimizi kontrol edebilmek, onları yapıcı bir şekilde yönetebilmek mümkün.
    -Farkındalık
    Öfke ve diğer duygularımızı anlamlandırmak ve doğru ifade edebilmek için en önemli noktalardan birisi o duygumuz hakkında farkındalık kazanmaktır. Diğer bir deyişle o duyguyu yaşadığımızı kabul edip, hangi isteklerimizin, ihtiyaçlarımızın öfkemizi tetiklediğini bulmak ve bu duygunuzla nasıl başa çıktığınızı fark etmek bu duyguyu kontrol edebilmek ve daha etkili ifade edebilmek için en önemli adımdır.
    -Öfkenizin Sebeplerini ve Temelini Anlamak
    Öfkemizin altında bazen o ana kadar içimize attığımız, biriktirdiğimiz diğer duygular olabiliyor. Örneğin üzüntü, acı, incinmişlik, hayal kırıklığı gibi duyguların birikmesi öfke olarak ifade edilebiliyor. Bu noktada duyguların farkında olmak, öfkenizi tetikleyen durum ve duyguları tanımlayabilmek daha iyi başa çıkabilmek için çok önemlidir.
    Bilişsel Yapılandırma (Düşünce Yapısının Değiştirilmesi)
    Öfkeliyken hepimiz durumları abartılı ve çarpık olarak yorumlamaya yatkınızdır. Bu bağlamda yaşadığınız durumla ilgili yaptığınız yorum ve değerlendirmeler bize ipuçları veriyor.
    “O zaten her zaman böyle”, “Hiçbir zaman işler yolunda gitmiyor” gibi cümlelerdeki kesin yargılar öfkeliyken olayları daha abartılı ve çarpık olarak yorumladığımızı aslında gözler önüne seriyor.
    Öfkelendiğimiz anda tam olarak aklımızdan neler geçtiğini, neler düşündüğümüzü fark etmek kontrol için çok önemlidir. Ne gibi çarpıtmalar yapıyoruz diye baktığımızda,
    Felaketleştirme: Sonuçları olduğundan daha kötü görme
    -“Bugün benimle görüşmeyi kabul etmedi, kesinlikle bana değer vermiyor.”
    Ya hep ya hiç düşünme tarzı: Olayları sadece 2 uçta görmek
    -“Bu işi mükemmel yapmazsam, tamamen başarısızım.”
    Aşırı genellemeler: Tek bir olaydan sonucu genellemek
    -“Otobüs zamanında gelmedi, kesin bugün her şey kötü gidecek.”
    Olumsuz tarafları büyütmek: Yaşanan bir olayın sadece olumsuz taraflarını görmek
    -“Toplantıda 2 kişi başka şeylerle ilgilendi, çok kötü bir yöneticiyim.”
    Akıl okuma: Ortada söylenmiş bir şey yokken başkalarının düşünceleri hakkında olumsuz varsayımlar yapmak
    -“Beni gördüğü halde bana selam vermedi. Kesin benden nefret ediyor.”
    Etiketleme: Tek bir olumsuz davranışı genel karaktere mal etmek
    -“O zaten bencil ve kibirli.”
    Kişiselleştirme: Olumsuz olayları kişisel almak
    -“Bütün kötü şeyler hep benim başıma geliyor.”
    Suçlama: Sorumluluk almayıp olumsuz şeyleri başkalarına yüklemek
    -“Beni hep üzüyorlar, mutsuz olmamı istiyorlar.”
            Tüm bu düşünce kalıplarının farkında olmak, uzun vadede hem bize hem ilişkilerimize verdiği zararı fark edip düzeltmek adına son derece önemlidir.
    Örneğin, “her şey mahvoldu, asla düzelmeyecek” yerine “ bu durum gerçekten hoş olmadı, ancak bu her şeyin sonu demek değil, şimdi düzeltmek için neler yapılabilir” düşüncesi bizim için daha işlevsel ve faydalı olacaktır. İşte bu yüzden konuşmalarınızdaki “Asla, her zaman, hiçbir zaman” gibi sözcükleri yakalamaya çalışın. Öfkenizin hangi düşüncelerle arttığını ve azaldığını gözlemleyin. Öfkeliyken düşüncelerin daha gerçekçi boyuta çekilmesi, bilişsel çarpıtma dediğimiz bu durumların değiştirilmesi, yerine daha uygun düşüncelerin konması önemli olacaktır.
    Ya da bir kişiyle ilgili beklentilerinizin karşılanmaması ya da hayal kırıklığınızla ilgili durumlarda kişiyi yargılar bir pozisyona geçebiliyoruz. Öfkenizi “İşlerini düzgün yapamıyorsun, beceriksiz” yorumuyla ifade etmeniz karşı tarafı sadece incitecek ve problemin çözümüne dair hiçbir seçenek sunmayacak. Bunun yerine “senden istediğim işlerde son günlerde ciddi aksaklıklar var, neler oluyor?” sorusuyla hem karşı tarafı anlamak istediğinizi gösterir, hem de problemin çözümüne dair adım atmış olursunuz.
    Aslında tüm bu durumlar öfkeliyken tepkisel olarak aniden vardığımız yargılardır. Öfkelendiğimizi hissettiğimiz anda yavaşlamak, verdiğiniz tepkileri gözden geçirmek, aklınızdan geçen her şeyi söylememek yıkıcı sonuçların oluşmasını engelleyebilir. Ayrıca hızlıca verdiğimiz olumsuz yargıların yerine daha gerçekçi alternatif düşünceler için de bize zaman kazandırır. Böylece karşı tarafın da kendisini ifade etmesi için şans tanımış oluruz. Karşı tarafla empati, kendimizi o kişinin yerine koyabilmek o an için öfkemizin şiddetini de azaltacaktır.
            Rahatlama ve Gevşeme Egzersizleri
    Derin ve diyaframdan alınan doğru bir nefes o an rahatlamanıza yardımcı olacaktır. Doğru nefes alırken göğsünüz değil karnınız şişmelidir. Bu derin nefesi alırken “Gevşe” ya da “Rahatla” gibi cümleler rahatlamanıza yardımcı olacak.
            Diğer bir rahatlama yöntemi, sizi mutlu eden, rahatlanan herhangi bir yer ya da nesneyi hayal ederek gözünüzde canlandırmanızdır. Çok öfkelendiğiniz bir anda içinizden 10 a kadar saymak ya da sizi mutlu eden bir şeyleri düşünmek sizi o duygunun yoğunluğundan çıkaracak, rahatlamanıza yardımcı olacaktır.
    Etkili iletişim kurma
            Öfkemizi anlık olarak kontrol edebilmek, yıkıcı sonuçların engellenmesi için son derece önemlidir. Bunun yanı sıra uzun vadede dinleme becerilerini geliştirmek, duyguları tanımak ve duyguları ifade etmeyi öğrenmek, sen dili yerine ben dili kullanmayı öğrenmek etkili iletişimin en önemli unsurlarıdır.
    Duygularımızı tanımamızın yanı sıra, karşı tarafı da anlayabilmek adına, empati becerisini geliştirmek, sosyal becerileri ve atılganlık becerisini geliştirmek de öfkemizi sağlıklı bir şekilde yönetebilmek için gereklidir.  Böylece birey duygularının farkına varıp, duygularını daha iyi ifade edebilecek ve diğer insanları anlama becerilerini de kullanarak öfkelerini doğru yollarla ifade etme ve yönetme yollarını öğrenebileceklerdir.
            Öfkeyi Anlamak
            Öfkemizi anlamak, kendimizi keşfetmemizi, neye ihtiyacımız olduğunu anlamamızı sağlar. Hangi ihtiyacımız karşılanmadığında öfkeleniyoruz? Bu bazen değersiz hissetmek, bazen anlaşılmamak, bazen de yaşanılan acının, hayal kırıklığının birikimi olabilmekte. Öfkelendiğimizde de tepkiden önce kendi iç dünyamıza dönmek, altta yatan ihtiyaçları fark etmek onu daha sağlıklı yaşamamızı mümkün kılar. Terapi sürecinde de öfkemizin bizim için anlamını bulmak ve ihtiyaçlarımızı keşfetmek güzel bir yolculuk olmakta. Bazen kendimize sakladığımız öfkemizi ifade etmek, bazen de altta görmezden gelinen diğer duygularımızı deneyimlemek sürecin en önemli adımları olmaktadır.

  • 2018-04-14
    SINAV KAYGISI

    Sınav dönemi, hem öğrenciler, hem aileler hem de öğretmenleri için uzun, yorucu ve son derece stresli bir süreçtir. Ülkemizdeki sisteme baktığımızda tabiî ki öğrencilere getirdiği hem fiziksel hem psikolojik yük yadsınamaz. Ancak işte tam da bu yüzd...

    Devamını Oku...

    SINAV KAYGISI


    Sınav dönemi, hem öğrenciler, hem aileler hem de öğretmenleri için uzun, yorucu ve son derece stresli bir süreçtir. Ülkemizdeki sisteme baktığımızda tabiî ki öğrencilere getirdiği hem fiziksel hem psikolojik yük yadsınamaz. Ancak işte tam da bu yüzden kaygıyı tolere edebilmek, onu kontrol altına almak çok daha önem taşıyor.

     

    Kaygı Nedir?

     

    Kaygı, kişinin stresli bir durumda yaşadığı, bedensel, duygusal ve zihinsel değişimlerle kendini gösteren bir uyarılmışlık durumudur.

    Peki kaygı yaşamak tamamen kötü müdür?

    Tabi ki hayır. Kaygı diğer duygular gibi belirli durumlar karşısında verilmesi gereken son derece doğal bir tepkidir. Bir sunumdan önce, bir ameliyattan önce ya da bir sınavdan önce kaygı hissetmemiz son derece doğaldır. Ancak burada önemli olan, bu kaygının seviyesi ve bizim hayatımızı hangi yönde etkilediği ile ilgilidir.

    Normal düzeydeki bir kaygı bizi istekli ve motive eder. Ancak bu kaygı aşırı dereceye yükseliyorsa, bize hem fiziksel hem de psikolojik olarak zarar vermeye başlıyorsa o zaman bu kaygımızı kontrol altına almamız gerektiğini gösteriyor diyebiliriz. Örneğin, normal seviyede sınavı için kaygılanan birisi ders çalışmak ister. Ama kaygısı aşırı olan birisi kaygısıyla ve olumsuz düşünceleriyle savaşmaktan ders çalışmaya konsantre olamaz. Yani amacımız kaygıyı tamamen ortadan kaldırmak değil, onu yararımıza kullanacak seviyeye indirmektir.

     

    SINAV KAYGISI BELİRTİLERİ

    Fizyolojik belirtiler

    Kaygıyla beraber bedenimizin verdiği sinyallerdir. Kalp atışlarının ve solunumun hızlanması, terleme, titreme, ateş basması, kaslarda gerginlik, baş ağrısı ve baş dönmesi, kusma, karın ağrısı ve mide bulantısı, sık idrara çıkma ya da ishal gibi durumlar gözlenebilir.

    Duygusal Belirtiler

    Sınav sonucuna ilişkin olumsuz düşünce, inanç ve beklentilerden oluşur. Örneğin; korku, karamsarlık, huzursuzluk, sinirlilik, panik, heyecan, endişe en çok görülen duygusal belirtilerdir. Akıldan geçen olumsuz düşünce ve inançları örnekleyecek olursak; “Bu sınavda başarılı olamayacağım. Bu sınav sonunda her şey berbat olacak. Sınıftaki herkes benden daha zeki.”gibi düşünceler kaygının duygusal

    belirtileridir. Bu gibi düşüncelerimizi yakalamak, bizi nasıl etkilediğine bakmak kaygıyı kontrol altına almak açısından son derece önemlidir.

    Davranışsal Belirtiler

    Ders çalışmayı ertelemek, ders çalışmaktan tamamen kaçmak, sınavlara girmemek, sınavları yarıda bırakmak gibi durumlar aslında kaygımızla baş edemeyip tamamen kaçındığımızı gösteren durumlardır.

    Sınav Kaygısının Nedenleri

    -Zamanı iyi kullanamama

    -Zamanında düzenli bir çalışma programı olmayan kişiler konuları yetiştiremeyeceği endişesini daha çok yaşarlar.

    -Yanlış çalışma alışkanlıkları

    -Herkesin kendine uygun bir yöntem ve planı olur. Ancak kendisine uygun olan planlamayı yapamamak kişiyi daha çok kaygıya sürükleyebilir.

    -Mükemmelliyetçilik

    -Kişinin kendisine koyduğu yüksek hedefler, yaptığı hatalara tolerans gösterememesi ve gerçekdışı beklentiler kaygıyı daha çok artırmaktadır.

    -Ertelemecilik

    -Bu durum da kaygının hem sebebi hem de sonucu olarak karşımıza çıkmakta. Kişiler görev ve planlarını erteleme yoluna gittiklerinde yapmadıkları o işler için daha fazla kaygı duyacaklardır.

    -Başarısız Olma ve Değerlendirilme Korkusu

    Geçmiş başarısızlıkların düşünülmesi, kendisini başarısız biri gibi görmek kişinin kendine olan güvenini daha da zedelemekte ve kaygısını artırarak elinden gelen performansını daha aşağıya çekmektedir.

    -Aile beklentileri

    Bazen de ailelerin çocuklarından yüksek beklentiler içinde olması, başarı odaklı olmaları bu beklentilerin karşılanamaması kaygısını artırabilir.

  • 2018-11-22
    ERGENLİK VE AİLELER

    Ergenlik dediğimiz dönem çocukluktan yetişkinliğe geçiş olup, bedensel, cinsel ve ruhsal olarak olgunlaşma dönemidir. Her birey için başlangıcı ve bitişi farklılık gösterse de kızlarda bu dönem 13-15 yaşları arasında, erkeklerde ise 14-15 yaşlarında başlamaktadır. Ancak bu sürecin getirdiği değişimlerin süresi kültüre ve ...

    Devamını Oku...

    ERGENLİK VE AİLELER


    Ergenlik dediğimiz dönem çocukluktan yetişkinliğe geçiş olup, bedensel, cinsel ve ruhsal olarak olgunlaşma dönemidir. Her birey için başlangıcı ve bitişi farklılık gösterse de kızlarda bu dönem 13-15 yaşları arasında, erkeklerde ise 14-15 yaşlarında başlamaktadır. Ancak bu sürecin getirdiği değişimlerin süresi kültüre ve yaşam biçimine göre farklılık gösterebilmektedir.

    Ergenlik aslında bir bebeğin yeni doğması gibidir. Nasıl ki bir bebek ailesinin sevgi ve ilgisiyle, ona bağlanma biçimiyle şekilleniyorsa, ergen birey de bu dönemde kurulan ilişkilerle, deneyimlerle kimliğini tam olarak şekillendirecektir. Ergen bu süreçte “Ben kimim? Nasıl bir hayatım olacak? Gelecek benim için nasıl?” sorularına yanıt arar. Yanıtlarını bulamadığında öfkelenir, iç çatışmalar yaşar. Deneyimler ergende olumlu ya da olumsuz değişimler yaratacaktır. Eğer ergen eksik yanlarına rağmen kabul gördüğünü, değerli olduğunu hissediyorsa, sonraki yıllar için kendisine sağlam bir temel oluşturacaktır. Ancak eğer duygusal olarak ilgi ve sevgiden mahrum kalmışsa, suistimal edilmişse maalesef kişi ruhsal dünyasında ciddi yaralanmalar yaşayacaktır ve kimlik bunalımları görülecektir.

    Bu fırtınalı dönemde çocuğunuzda hiç gözlemlemediğiniz birçok farklı özellikle karşılaşabilirsiniz. Sakin çocuğunuz yerine aşırı öfkeli, alıngan, kuralları tanımayan, ani tepki veren, hiçbir şeyden memnun olmayan biri gelebilir. Dış görünüşüne aşırı takıntılı, saatlerce ayna karşısında da olabilirler. Bunun yanında daha çok yalnız kalmak isteyip, sizinle vakit geçirmek yerine arkadaşlarını da tercih edebilirler. Duygular iniş çıkışlıdır. Hem yalnız olmak isterler, hem bir gruba ait olmak. Hem ailelerinden uzaklaşmak, hem desteklerini hissetmek. Farklı ilgi alanları oluşmaya başlar artık ergenlerin. Kendi aralarında kurdukları ortak bir dilde konuşurlar ve anne babalar bu dilin çok uzağında kalabilir. Anne babaya aykırı davranışlar da sıklıkla gözlenebilir. Bu dönemde derslere ilgi azalabilir ve performanslarında düşüşler yaşanabilir. Cinsel kimlikle ilgili kafa karışıklıkları da sıklıkla karşımıza çıkabilir.

    Peki ergenler ne bekler? Bunu anladığımız zaman, inanın o tuhaf bulduğunuz davranışlar, duygular gözünüze o kadar da farklı gelmeyecek. Sosyal olarak kabul görme, aileden ve çevreden sevgi ve saygı bekleme, kendine saygı duyma, kendi kararlarını verebilme, başarı arzusu, fiziksel olarak güzel olma arzusu ve bağımsızlık ergenin en temel beklentileridir. Bir yandan ergen bunları arzularken, bunları yapamamanın verdiği kaygı ve korkuyla da baş etmek zorunda kalır. Aslında gözlemlenen o değişimler, tüm bu çatışmaların sonucudur. Ergen, bazen bu sorumluluklardan kaçabilmek için odasında yalnız takılmak ister, içine kapanır, bazen de ağlama krizlerine girer. İşte bu noktada aileler, çocuklarının büyüme korkusunu ve bu korkuyla nasıl baş ettiklerini anlarlarsa, süreç herkes için daha rahat olacaktır.

    Ergenler aslında en büyük mücadeleyi kendi içinde verir. Bedenine, duygularına ne olduğunu anlamaya çalışır. Sosyalleşebilmek konusunda kaygıları olabilir. Takdir edilmek, beğenilmek, kabul görmek ister. İşte bu anlamda ailelerin onları yargılamadan anlayabilmesi sürecin olumlu atlatılabilmesi için en önemli adımdır.

    ERGENLİK VE AİLELER

    Ailenin tanımına baktığımızda anne baba ve çocuklardan oluşan toplumsal sistem olduğunu görüyoruz. Ancak toplumda değişen şeyler aile kavramında da birçok şeyi değiştirmeye başlamıştır. Örneğin, eskiden geniş aileler daha çok olmasına rağmen şu an daha küçük aileler mevcut. Bir yandan

    çalışma hayatı, eğitim hayatı gibi durumlarla çocuklar ailesinden çok öğretmenleri ve arkadaşlarıyla etkileşime geçen sistemlerle büyüyor. Doğal olarak anne babanın yaşam biçiminden, değerlerinden daha fazla farklılaşmalar yaşanıyor. Bunun yanında boşanmalar, tek ebeveynli aileler de aile sistemi üzerinde değişimler yaratıyor tabi ki.

    İşte burada önemli olan, ailenin kendi değer ve kuralları. Ergen için bu değer ve kurallar ne kadar kabul edilebilirse süreç daha rahat geçmekte. Kişi tabi ki bu süreçte kuralları zorluyor, isyankar oluyor. Ancak eğer çocukluğunda çocuğa sağlıklı bir şekilde sınır koyulabilmişse, örnek ebeveynler varsa ergen nerede duracağını da bilir. Ama daha çocukluktan sınırları olmayan bir aile ortamı varsa, hiç disiplin sağlanmamışsa ergenlik dönemi hem kişinin kendisi için hem de ailesi için çok daha sancılı bir süreç olacaktır. Yani ilgi, anlayış, destek ve sınırlar arasında denge kurabilmek sağlıklı bireyler için olmazsa olmazdır.

    Genel anlamda aile için bu süreç, çocuğunun değişimlerini anlamlandırmasıyla olumlu bir hale dönüşür. Çocuğunun onu beğenmemesini, kurallarını çiğnemesini kendi kişiliği vs üzerine almadan, sürecin parçası olarak görebilirse, onlar için de süreç daha kolay olur. Tabi ergenin davranışlarından hoşlanmak değil kastımız, sadece aşırı endişelenmek yerine hem kendilerine hem çocuklarına zaman vermek.

    AİLELERİN TUTUMLARI

    *Sınır ve kural koyabilmek

    Hiç kural olmayan evlerde aşırı otoriter ailelerin olduğu evlerdeki kadar psikolojik sıkıntıların yaşandığı çalışmalarla da desteklenmiş durumda. Bu kuralların aile ilişkilerinin daha sağlıklı yürümesi ve onun güvende olması adına konduğunu ergene güzelce hissettirin. Koyduğunuz sınırlara, kurallara siz de uymayı ihmal etmeyin. Sınırlarınız anlaşılır, tutarlı ve net olmalı. Tv, bilgisayar gibi şeylerle tabi ki vakit geçirecekler ancak bunların içeriğini ve süresini belirlemek önemli.

    *Olumlu İlişkiler

    Genç çocuğunuzla olumlu ilişkiler kurmayı deneyin. Bunun içinde onlarla diyalog kurmak, sıcak ilişkiler geliştirmek ve kapsamak en önemli anahtarlar. Eğer kendisine güvenen, değer veren, örnek olan kişilerle özdeşim kurabilirse gayet sağlıklı bir kimlik kazanacaktır. Bir ergenin en çok ihtiyacı olan şey değerli hissetmek, güvenilmek, anlaşılmak ve önemsenmektir.

    Sağlıklı İletişim

    Ailede ergen bireyler en çok anlaşılamamaktan, aileler ise çocuklarıyla iletişim kuramamaktan yakınırlar. Ergen bireyler zaman zaman daha kaba davranışlar sergileyebiliyor ve aileler bu süreçte ciddi yaralar alabiliyor. Çocuklarının kendilerini reddettiğini düşünerek mutsuz oluyorlar. Peki iletişim nasıl olmalı? Yargılamadan, suçlamadan, incitmeden olmalıdır. Çocuğunuzun yaşam biçimiyle, davranışlarıyla ya da arkadaşlıklarıyla ilgili endişeleriniz varsa onu yargılamadan ve suçlamadan ifade edin. Bunların farkında olabilmek çocuğunuzla samimi ve gerçek bir iletişim kurabilmek için çok önemlidir.

    Ergenin öfkesi hakkında o anda değil, sakinleştikten sonra konuşun. O bağırdığında siz de bağırmayın. Ancak öfkeye sebep olan durumu sakince konuşabilmek çok önemlidir. Karşı tarafı

    suçlamadan ben diliyle konuşabilmek anahtar davranıştır. Eve hep geç gelmenden bıktım demeniz muhtemelen karşı tarafta öfke, suçluluk gibi duygular yaratıp sadece kendisine odaklanmasına sebep olacak. Ancak sen eve geç geldiğinde, ben senin için telaşlanıyorum/korkuyorum gibi duygu ifadesi sizi daha çok duymasını sağlayacak ve öfkesinin sizde yarattığı etkiyi daha iyi anlayacaktır. Böylece ortak çözüm yollarına da kapı açılacaktır.

  • 2018-11-22
    OKUL KAYGISI

    En zor, en sancılı dönemlerden biridir çocuğun okula yeni başlaması. Aileden- özellikle anneden ayrılma-, yeni bir ortam, sorumluluklar, yeni insanlara uyum sağlama. Belki sizin de sıklıkla yaşadığınız durumlardır bunlar. Uyum sorunu yaşayan bir çocuk genellikle okula gitmek istemediğini ifade eder. Uykuya geçeceği saatlerde sıklıkla okula gitmeme paz...

    Devamını Oku...

    OKUL KAYGISI


    En zor, en sancılı dönemlerden biridir çocuğun okula yeni başlaması. Aileden- özellikle anneden ayrılma-, yeni bir ortam, sorumluluklar, yeni insanlara uyum sağlama. Belki sizin de sıklıkla yaşadığınız durumlardır bunlar. Uyum sorunu yaşayan bir çocuk genellikle okula gitmek istemediğini ifade eder. Uykuya geçeceği saatlerde sıklıkla okula gitmeme pazarlığı yapar. Sabah yataktan kalkmakta zorlanır. Ağır bir şekilde ve güçlük çıkartarak hazırlanır. Okul saati yaklaştıkça karın ağrısı, baş ağrısı, mide bulantısı gibi şikayetler ortaya çıkabilir. Ayrıca ağlama, bağırma, hırçınlık, öfke nöbetleri, hatta kaygı arttıkça ishal, kusma ve alt ıslatma bile görülebilir. Okul saati geçtikten sonra bu belirtiler kaybolur.

    Bu durum özellikle aşırı koruyucu ebeveyn tarafından bağımlı yetiştirilen çocuklarda görülür. Anne çocuğunu fazlasıyla koruyup kollayınca çocuk anneden ayrı bir ortamda kendisini korunmasız, savunmasız hisseder ve yalnız kalmak istemez. Çocuk belli alanlarda yetersizlik yaşıyorsa, örneğin zor öğreniyorsa, kendisine güveni azsa, sosyal fobisi varsa, hiperaktifse veya depresyondaysa da uyum sorunu yaşar. Aile içi iletişim sorunları, boşanma, kardeşin evde kalmasına bağlı kardeş kıskançlığı, ailede ölüm, kaza, hastalık gibi nedenler de okul reddine sebep olabilir.

    Anne Babalara Tavsiyeler

    * Uyum sorunu yaşayan çocuğa karşı korkutma, yargılama, tehdit, şiddet ve baskı uygulamayın. Aksi takdirde uyum sorunu okul fobisine dönüşür ve çocuk okula gitmeyi reddeder. Okul reddine hangi durum ve duygunun neden olduğunu bulup bu sorunun çözülmesi için çalışılmalısınız.

    *Çocuklara neden okula gitmek istemedikleri sorusu sorulabilir; evde çocuğun duygu ve düşüncelerini, okulda zorlandıkları anları anlamaya çalışan bir ailenin varlığı bu gibi durumlarla baş etmek için yardımcı olacaktır. Çocuğun okulla ilgi de olumlu ve olumsuz duyguların paylaşılabilmesi kaygısıyla baş edebilmesi için çok önemlidir.

    *Ancak bu süreçte kararlı olmak da uyumda büyük bir rol oynar. Çocuk ailesini zaman zaman okulda görmekten hoşlanır; ilk günleri onunla paylaşmak, okulla işbirliğini sürekli hale getirmek önemlidir. Ancak ilgisizlik kadar fazla ilgi de sakıncalı olabilir. Çocuk kendisini mutsuz hissettiğinde hemen okuldan almak, uyumunu daha da zorlaştırır.

    *Uyumunu sağlamak için öğretmen ve arkadaşlarla iş birliği içerisinde olmak çok önemlidir. Olumlu deneyimlerle çocuğun zihninde okulun tehdit olarak algılanması yıkılacak, yerine daha olumlu bir bakış açısı kazanılacaktır.

    *İyi bir okul uyumu için iyi bir okul öncesi hazırlığı planlanmalı. Çocuğu okula hazırlamak için okul alışverişi keyifli bir hale getirilmeli ve çocukla tüm bu süreç paylaşılmalı.

    * Okul seçimi ve bu sürecin planlanması aşamasına çocuğu da dahil etmek güven ilişkisi ve uyum açısından kolaylaştırıcı olacaktır.

    * Öz bakım becerileri çocuğa erken dönemden itibaren kazandırılmalı. Kendi sorumluluklarını üzerine alması onun büyüme ve gelişme ile ilgili algısını olumlu etkileyecektir.

    *Kaygı, en bulaşıcı duygulardan biridir. Ebeveynin kaygılarının çocuklar tarafından kolay hissedildiğini ve taklit edildiğini unutmamalıyız. Anne-babanın okula ve oradaki yaşama dair kaygıları çocuğu olumsuz etkileyecektir. Çocukla kaygıları hakkında konuşmak, duygularını anlamak ve ona diğer yönleriyle okulu gösterebilmek süreci olumluya çevirmekte oldukça önemli.

Resim ve Videolar